Azad

Akşam saat 21:00 sularındaydı.

Azad bilgisayarın önüne oturmuş dünya problemleri üzerine bir şeyler yazıyordu.
Einstein’ın, insanların üç boyutu kavrayabileceklerini, dördüncü ve yukarı boyutları kavrayamayacağını okuyordu. Bunları okurken aniden tavana doğru yükselmeye başladı.

Dokuzuncu boyuttaydı.

Kafasıyla odanın tavanına değiyor, tavanı delip gidecekti sanki.

Bir ses peş peşe:

“Lütfen bizi bu dünyada yalnız bırakma!” diyordu.

Bu ses dünyadaki aç ve susuz çocuklarının sesiydi.

Azad tavandan yere düştü. Kardeşlerini dünyada olup bitenlerle yalnız bırakamazdı.

Bayılmıştı.

Uyandığında, sandalyenin yanında, masanın önünde buldu kendini. Yalnızdı. Bir yerlere gidemezdi. Kan ter içinde kalmıştı. Kalktı ve banyoya gitti.

Elini yüzünü yıkarken suyun sabun gibi olduğunu fark etti. Sade suyla lavaboyu yıkadı. Lavabo pırıl pırıl oldu. Aynayı yıkadı. Sonra duş aldı ve banyoyu güzelce sildi. Banyo mis gibi kokmaya başladı.

Su! Su her şeyi temizliyordu. İçini temizlemek için bolca su içiyordu.
Su, hava ve güneş! Bu üçü artık ona yetiyordu. Yemek, ekmek ya da meyve ve sebze yememeye başladı. Sadece su içiyordu.

Hayatın asıl temeli hava, su, toprak ve güneşti. Azad bunlardan yapılmış tabiatın çocuğuydu.
Masasının önündeki sandalyeye oturdu ve başladı kara, kara düşünmeye.
Peki, aile neydi? Anne, baba ve çocuk; yani bu üçlüler insan hayatının temelini oluşturmuyor muydular?

Üç renk; mavi, kırmızı ve sarının karışımın da diğer bütün renkler oluşuyordu. Üçgen istikrarlık, sağlamlık anlamına geliyordu. Aile de bu anlama gelmiyor muydu?
Ayrıca üçgen tabiatın ve evrenin sembolüydü.

  • Gökyüzü, Toprak, İnsan
  • Anne, Baba, Çocuk
  • Beden, Ruh, Zihin

Çeşitli kaynaklardan, inançlardan ve dinlerden üçün önemini vurgulayan, sayısız örnekler çıkarmak kolaydı:

  • Yunan mitolojisinde denizler tanrısı Neptün’ün üç dişli asası
  • Buda’nın işaretindeki üç alev
  • Babil’deki üçlü Tanrı. Anu, Ea, Bel
  • Asur’daki benzeri üçlü Tanrı: Brahma, Visnu, Siva
  • Hristiyan dinindeki kutsal üçlü: Baba, Oğul ve Kutsal Ruh
  • Yunanlılarda üç gazap tanrıçası, üç güzellik tanrıçası ve üç kader tanrıçası: 9 (3×3) sanat tanrıçası olarak adlandırıldı.

Bir yapı yapılınca da üç boyutun önemi büyüktü.

  1. Sağdan gelen bütün kuvvetlerin soldan gelen kuvvetler ile eşit olması gerekiyordu
  2. Yukarıdan gelen bütün kuvvetlerin aşağıdan gelenler ile eşit olması gerekiyordu
  3. Torsiyon. Yapıyı döndürecek bütün kuvvetlerin karşı kuvvete eşit olması gerekiyordu.

Bunlar olmadığı müddetçe yapının sağlam yerinde durması mümkün değildi.

İnsanı hayvandan ayıran en büyük etken insanın düşünmesiydi, dolayısıyla insan:

  1. Geçmiş zamanı hatırlayan
  2. Şimdiki zamanı yaşayan
  3. Geleceğini planlayan

bir varlıktı. Hayvan ve bitkilerde tüm bunlar yoktu.

İNSAN:

  1. Anne
  2. Baba
  3. Çocuk

Bir ve ikinin sevgisiyle üç oluşuyordu. (1+2=3)

  1. Die, sie (O, Kadın) dişi
  2. Der, er (O, Erkek) erkek
  3. Das, es (O, Çocuk) nötral

Bunların hepsine Türkçede „O” denilir. Ve „O” bir dairedir; daire ise sonsuzluğu sembolize eder. Azad’a göre yaşam sonsuzdu.

Çocuk; “er, sie, hetero, homo veya bi“ olabilir. Bunu doğumdan evveli bilemeyiz. Ama ailenin asıl sebebi cinsini çoğaltmak içindir. Ensest yasaklı olduğundan beri insanlar bunu tıpkı hayvanlar gibi içgüdüsel yapıyorlar.

Neden?

Bunun anlamı nedir, bilmiyordu.

İlk olarak kadın vardır, çünkü kadın insanı yaşama doğurandır. Kadın bu nedenle birinci sıradadır.

„BİR“ tanıdığımız dokuz rakamın birinci sayısıdır ve en yüksek tanrıçayı sembolize eder.
„BİR“ bütünlük içindir ve bu nedenle yeni gelişim için temel ve çıkış noktasıdır:

„BİR“ orijinal, individüalist, pozitif, bağımsız, girişken, dominant ve yaratıcı anlamındadır. „BİR“ özün sayısıdır.

„BİR“ in gezegeni Güneş, rengi altındır.

„İKİ“ ile düalist ve polarite dünyasına giriyoruz. Karşıtlık, değişiklik ve zıtların olduğu, ışık ve gölge, sevgi ve nefret, iyi ve kötü, dişi ve erkek dünyasıdır; Uyumluluk, anlayış, nazik, ince düşünceli, dikkatli; önder veya lider değil, peşinde gidendir.
„İKİ“nin gezegeni Ay, rengi beyazdır.

Azad, numerolojiye göre erkeklerin kadınlar üzerindeki egemenliğini anlamaya çalışıyordu.
„BİR“in kadın olduğunu, olması gerektiğini düşündü. Kadın birinci sırada olmalıdır, çünkü kadın yasamın kendisidir.

„İKİ“ erkektir. Ama ikideki erkek nazik, ince düşünceli; önder veya lider değil, peşinde gidendir. Belki de anaerkil çağında bu böyleydi. Belki de gelecek 500, 1000 yıl sonra bu böyle olur diye düşündü.

Kadın ve erkek bir birine zıt değil, tam tersine birbirlerini bütünleyen iki varlıktır. Biri olmadan diğeri olmaz.

Azad, erkeğin kadın üzerindeki egemenliğini anlamaya çalışıyordu ama anlayamıyordu. İnsan annesini, kız kardeşini, sevgilisini nasıl döver, horlar, ezer, eşit haklar tanımaz, anlayamıyordu. Ne absürt!

„ÜÇ“ü çocuk için seçti. Çocuk nötrdür. „ÜÇ“ insanda beden, zihin ve ruh anlamına geliyor. Bazı insanlara göre de „ÜÇ“ kuvvet çizgisinin başlangıcıdır: 3, 6, 9 vs.
„ÜÇ“ aracılık, bütünlük, başlangıç, orta ve son, Tanrısal güç, yaratıcı, konuşkan, dramatik, çok yönlü, hoşsohbet, sempatik anlamına da geliyor.

„ÜÇ“ ün gezegeni Jüpiter, rengi sarıdır.
„DÖRT“ Kaballaya göre materyal olguları gerçekleştirmede en önemli sayıdır. „BİR“deki düşünce „İKİ“de form alıyor, „ÜÇ“te konkret projeye dönüşüyor ve „DÖRT“te materyal bazda gerçekleşiyor. Doğruluk, adalet, dünya, form, iş, konstrüksiyon, istikrar, disiplin, pratik yetenekler, dayanıklılık bu sayının özellikleridir.
„DÖRT“′ün gezegeni Uranüs, rengi altındır.
Derken Azad bütün sayıları alt üst etti. Onun için en önemli sayı artık „ÜC“′tü. İnsan çocukluk yaşında doğru yetişmeliydi. Bir insan yedisinde neyse yetmişinde de oydu. Sıralamasını yeniden yaparak televizyon kanallarını “BEŞ”e kadar ayarladı. 1. Program Kadınlar içindi 2. Bilim ve Teknoloji 3. Çocuk 4. Sanat ve Kültür 5. Eğitim. Diğer kanallar olmasın diyordu.

  1. Kadın
  2. Bilim, Teknoloji
  3. Çocuk
  4. Sanat ve Kültür
  5. Eğitim
  6. Makro kozmos
  7. Evren’in tümü [Tanrısal güç (3) ile dünya (4’ün) toplamı] Ya da Tanrının dünya ile bileşimi.
  8. Sağlamlık
  9. (3×3) ya da tüm sayıların özü
  10. Sonu olmayan bir dizinin başlangıcı.

Erkekler yerine bilim ve teknoloji olsun dedi. Erkeklerin dünyasını beğenmiyordu. Erkekler en sona gelsinler dedi. Ya da gelmesinler önemli değildi. Erkekler dünyasına bakmak yeterliydi.

Azad, iş hayatını da düzene sokmalıydı. 8 saat yerine 6 saat çalışmalıydı. 6 saat uyku, her gün 3 saat öğrenme 9 saatte alış veriş eğlenme olmalıydı.

Azad’ın üzerine en çok kafa yorduğu çocuklardı. Çocukluk yaşlarında her çocuğun iki ana dil olmak üzere ÜÇ dil öğrenmesi gerektiğini düşünüyordu: Bir lisan, bir insan.

Kürdistan’da çocukların ana dilleri Kürdçe ve İngilizce olmalıydı. Üçüncü bir dilde ya komşu bir dil, ya da herkesin isteğine bağlı yabancı bir dil olmalıydı. Ama her insan en azından üç dil bilmeliydi.

Çocukların eğitimine büyük önem verilmeliydi, eğitim -üniversite veya meslek okulları bitene kadar- parasız olmalıydı. Çocuklar geleceğimizdi. Çocuk yapmak büyük bir sorumluluk gerektiriyordu. Onlarca çocuk yapıp çocuklar ile ilgilenmemek büyük bir sorumsuzluktu.

Bir ailenin kaç tane çocuğu olmalıydı?

Azad bu soruyu cevaplayamıyordu. Aslında bir yeterdi. Ama kardeş, dayı, teyze ve amcada gerekliydi. Bu nedenle belki iki optimaldi. Yani bir aile dörtten oluşuyordu. „DÖRT“ doğruluk, adalet, dünya, istikrar, disiplin demekti.

Azad tüm bunları kavramaya çalışırken kulağının arkasında ince ve sakin konuşan bir kadın sesi duymaya başladı ve adeta bir robot gibi, ses ona ne diyorduysa Azad onu yapıyordu.

Ses Azad’a dışarı çıkmasını söyledi. Azad kalktı ve en güzel elbiselerini giyerek dışarı çıktı. Kapıyı açık bıraktı. Azad artık şimdiki zamanı değil, bin yıl sonraki bir zamanı yaşıyordu.
Evine kim girebilirdi ki? Ve neden birisi evine girsin ki? Herkese her şey yeterince vardı.
Merdivenleri yavaş yavaş inerek dışarı çıktı. Dış kapı otomatikman kapandı. Ses Azad’a Kilise’ye doğru yürümesini söyledi. Azad sola dönerek Kilise’ye doğru yürüdü.
Ses Azad’a;

„Demirden olan anahtarlarını doğaya geri ver! İlk iş demir, doğadan çalınan bütün madenleri geri verin!“ dedi.

Azad anahtarlarını çıkardı ve yanı başındaki ağacın yanına attı.

Ses devamla Azad’a:

“Nüfus cüzdanını da at!” dedi.

Azad nüfus cüzdanını çıkararak, kredi kartlarıyla birlikte bir dükkânın önüne bıraktı.
Azad’ın sudan başka hiçbir şeye ihtiyacı yoktu. Nüfus cüzdanı ne için lazım olacaktı ki? Kim olduğu önemli miydi?

Hava çok güzeldi.

Azad sadece su içtiğinden kendini çok hafif his ediyordu. Neredeyse uçacaktı. Başladı sokakta dans etmeye.

İlkin yavaşça, sonra bir az daha hızlı koşmaya başladı. Koşarken adeta akrobatlık yapıyordu. Azad son üç gün sadece su içmiş ve gece gündüz jimnastik/Kung-Fu yapmıştı. Vücudu lastik gibiydi. Azad’ı görenler şaşırıyordu.

Azad, kilisenin en ön tarafına geçti, ayaklarının arkasını birbirine çarptı, sağ ayağının ön tarafını sağa, sol ayağının ön tarafını sola, yani bir „V” yaptı. Kendisini mimar teorisyeni Vitruv sandı. Başladı Kilise’yi baştan sona parmaklarıyla ölçmeye ve;

”Her şey mükemmel! Bu yapı kalmalıdır!” dedi.

Derken sokak sokak dolaştı ve o bölgede olan bütün binaları orantı kanununa göre ölçtü, biçti ve hangisinin yıkılması, hangisinin kalması gerektiğini eliyle işaret verdi. Eğer sol elinin beş parmağını açıp kapatırsa binalar yıkılacak, yumruk yaparsa binalar kalacaktı.

Sesler Azad’ı rahat bırakmıyordu. Sıra şimdi arabalardaydı. Arabalar da demirden oluşuyordu ve arabadan çıkan gaz çevreyi oldukça kirletiyordu. Azad Kilise’nin arka tarafındaydı. Orada bir otopark yeri vardı. Azad şiddet nedir bilmezdi. Fakat insanları üç kez uyardıktan sonra ve onlarda halen “yanlış” bir şey yapıyordularsa şiddet kullanmak meşruydu.

Azad çok iyi Kung – Fu biliyordu. Anahtarları elinde bir adam geldi, evine gidiyordu. Azad uzaktan Kung – Fu yaparak:

„Pşşşt!” dedi.
Adam, Azad’a baktı. Azad:
„Anahtarlarını yere at! Demir doğaya aittir!“ dedi.
Adam anahtarları yere bıraktı ve bekledi.

Sonra birkaç araba daha geldi. Azad bütün arabaları park yerinden kovaladı. Bu arada birisi polise telefon etmiş olacak ki, polis geliyor. Azad polis arabasını görür görmez, yanlarına doğru gidiyor, kendilerine iyilikle gitmelerini salık veriyor. Demir anamız dünyaya ait olduğundan araba kullanmayın diyor. Polisler Azad’ı dinler mi hiç? On beş-yirmi polis Azad’ın üstüne çullanırlar ve linç edercesine döverler. Sonra Azad’ı zorlan polis arabasına bindirmek isterler. Azad direnir ve bütün gücüyle yeri kucaklayarak AX! AX! AX! diyerek sesinin son nefesine kadar bağırır.

Bu olay gece saat 03:00 sularında oluyor. Azad polis hücresine atılır ve orada Azad’a bir iğne vurulur. Hücrede inanılmaz şeyler oluyor. Azad hasta olduğunun farkında değil ve filmine devam ederek yüz üstü yere yatıyor, basıyor yüzünü yere ve başlıyor insanlığa anlatmaya. Bütün dünyadaki televizyonlarda ateş ve güneşin sembolünün eşliğinde Azad’ın sesi duyuluyor. Azad o kadar güzel, o kadar sakin ve rahat konuşuyor ki, dünyadaki insanların büyük çoğunluğu onu dinlemektedir. Azad’ın sesi her ülkede o ülkenin diliyle konuşuyor. Kimse Azad’ı görmüyor. Azad ben sizden biriyim diyor.

Ertesi gün Azad hücreden dışarı bırakılıyor. Polis Azad’ın evine 7 km uzakta. Azad başlıyor yürüyerek sokakları temizlemeye. İlkin sokaklar temizlenmeli, beton kaldırımlardan yalın ayak dolaşacağımız kumlu yollar yapılmalı diyor. Kimse kaldırıma çöp atmasın. Kaldırım çöplük değil, yürümek içindir diyor.

Azad’ın hali hal değil. Polisler Azad’ı fena dövmüş. Beline kadar uzanan saçlar karmakarışık, kafasından kan akmış, elbiseleri yırtık pırtık bir berduş gibi. Yaşlı bir kadın görüyor kendisini ve hemen ağlıyor.

Azad, evine gelene kadar 7 km uzunluğundaki kaldırımın sağ tarafını tertemiz yapıyor.
Azad kilisenin önündedir. Oturur ve eline bir ağaç yaprağı alır. Yapraktan iki yol gözüküyor. Biri eve doğru, biri de sola doğru. Azad eve gelmeye karar veriyor.

Azad eve girmek istiyor, fakat dış kapının anahtarı yok. Yanı başındaki dükkâna giriyor. Dükkâncı bu haliyle Azad’ı görünce şok geçiriyor ve Azad’a dış kapıyı açıyor. Azad yukarı çıkıyor. Evin kapısı halen açık duruyor. Bilgisayarın önüne oturuyor ve üç link tıklıyor:

  • Çevre
  • Silahlanmaya son!
  • Çocuk eğitimi

Azad’a göre insanlar kendisini uydular üzeri takip ediyorlar ve bu insanlar onun kulağının arkasına bir yonga takmışlar, öyle ki sokakta giderken onlarla durmadan sesli konuşmaktadır.

Azad duş alıyor, banyoyu ve evini temizliyor, başka güzel ve Goa-Trance müziği dinleyen ve giyinenler gibi modern elbise giyerek tekrar sokağa fırlıyor. Neredeyse her şey Azad’ın istediği gibi. Yollar kumdan. Azad ayakkabılarını çıkarıyor ve başlıyor yalın ayak sportif giyimiyle yavaş, yavaş koşmaya. Koşarken akrobatlık yapıyor.

Hava son günlerde olduğu gibi çok güzeldi.

Hayvanlar bahçesine doğru dans ederek yürüyor. Neler görmüyor ki? Suyun üstünde yürüyen ve oynayan çocuklar, bin bir çeşit çiçekler. Hayvanlar bahçesi bir cenneti andırıyor.

Azad göle doğru gidiyor ve elbiseleriyle göle giriyor. Su inanılmaz derecede çok temiz. İnanılacak gibi değil. Azad gölde su içiyor. Aslında su çok mu çok kirli ama Azad göldeki suyu tertemiz görüyor. Azad’ı gölün çevresindekiler hiç ilgilendirmiyor. O kendi halindedir. Çıkıyor gölden. Pantolonunu ve tişörtü çıkarıp gölün önündeki heykel tıraşın üstüne atıyor ve üstünde bir külotuyla uzanıyor güneşe.

Azad, iki gözü ile tam güneşin içine bakmaktadır. Arada bir kirli figürler görüyor. Sol elinin beş parmağını açıp kapatıyor.

“Öldürün!” diyor. „Kirli ve kötü bütün ne varsa öldürün!“

Atıyor pantolonunu ve tişörtünü omuzunun üstüne ve sokaktaki kalabalık içinde eve doğru yürüyor. Evde oturuyor bilgisayarın önüne:

Yukarıdan aşağı yavaş, yavaş. Aşağıdan yukarı yavaş, yavaş…

Bütün paralar yok edilsin! Bütün mağazalar herkese açık tutulsun! Herkesin ihtiyacına göre! Kimseye haksızlık yapılmasın!

Azad bilgisayar ekranının onun gibi düşünen insanlar tarafından görüntülendiğini ve bilgisayarın ekranına yazdığı her notun onlar tarafından okunduğunu ve söylediklerinin yapıldığını düşünüyor.

Sadece su içtiğinin dokuzuncu günündedir. Öyle hafifleşmiş ki canı uçmak istiyor. Ama zaten kendisi neler görmüyor ki? Duvarlarda çok güzel resimler. Bütün orantı kanununa ters düşen binalar yıkılmış, yerine yenileri yapılıyor. Sokaklar tertemiz. Dünya cennetleşiyor. Azad çatı katına çıkıyor ve oradan uçmak istiyor. Çok hareketlidir. Dönüp duruyor. Sokaktaki insanlar onu görüyorlar. İtfaiye geliyor. Azad’ı ikna etmek zor. Azad aşağı atlıyor ve itfaiye ekibi Azad’ı yakalıyor. Azad psikiyatriye getiriliyor.

Psikiyatride Azad yatağa eli kolu bağlanarak sabitleştiriliyor. Azad durmadan bağırıyor;

“Ben tabiatın bir çocuğuyum!”
“Ben tabiatın bir çocuğuyum!”
“Ben tabiatın bir çocuğuyum!”

Sol elini kaldırarak ve beş parmağını açarak “SSS” diyor.

Azad her ne söylüyorsa bozuk bir robot gibi üç defa söylüyor. Çevresi erkek ve kadın doktorlarla doludur. Kadın doktorlardan biri elinde şırıngayla Azad’a yaklaşıyor. Azad’ın sesi kesiliyor. Azad kadına güveniyor. Bilim kadının ellideyse diyor bana bir şey olmaz. Ve giriyor komaya. Üç gün üç gece uyanmıyor. Azad son iki hafta hiç uyumamıştı.

Üçüncü gün, 21 Mart 2000 tarihinde uyandığın da: „Su” diyor. Hemşire su getiriyor. Azad inanılmaz rüyalar görmüştü. Cennet ve cehennemi yaşamıştı. Özgürlük ve bağımsızlık, hak ve hukuk için ölenlerin, doğru yaşayanların, haksızlığa karşı çıkanların hepsi otomatikman cennetteydiler. Cennet öbür dünya değil, dünyanın kendisiydi. 2000 yılında biz cennet ve cehennemin ortasındaydık. 3000 yılında dünya cennete dönüşecekti, ölüp de cennete gidenler tekrar uyanacaktı. Ve cehenneme gidenler de evrenin dışındaki karanlık bir bölgeye gidiyorlardı. Onların yaşadıklarını görmüştü, hatırlamak bile istemiyordu. Dünya şu an, yani 2000 yılında cennet ve cehennemin bir karışımıydı. Evolüsyon devam ediyordu. Olacaksa bir cennet dünyada 3000 yılından sonra olacaktı.

Ama 21 Mart ne anlama geliyordu? Bir ve iki yine üç yapıyordu. “Mart” ayı yine üçüncü aydı. Bu kadar tesadüf olamazdı. 21 Mart eski Kürd, Fars, Osmanlı ve Asuri takvimine göre hem aybaşı, hem de yılbaşıdır. Sadece bu kadar biliyordu.

Sabah saat dokuzdu. “Dokuz” tüm sayıların özüydü. Bilgelikti. Sevgi, dert ortaklığı, tolerans, sabır, evrensellik, özverili! “Dokuz” son derece güzel dünya ile ilgili ne vardıysa onu sembolize ediyordu.

Bakım personeli Azad’ı viziteye çağırdı. Vizite küçük bir odadaydı ve oda doluydu. Doktorlar, bakım personeli, öğrenciler, stajyerler.

Azad içeri girdi. Kapıyı kapattı, oturanlara taraf döndü, iki elinin beş parmağını açarak, elinin iç yüzünü oturanlara gösterdi, sonra iki elini kapatarak öne doğru eğilerek iki başparmağını öptü ve “SSS” diyerek oturdu.

Erkek Doktor Azad’a hangi gün olduğunu sordu. Azad: “Salı” dedi. Özünde Azad erkeklere güvenmiyordu. Bildiklerini çok gizli tutuyordu. Sadece kadınlara güveniyordu ve bildiklerini sadece kadınlara anlatıyordu.

Doktor: “SSS” dediniz, “bunun anlamı nedir?” diye sordu. Azad cevap vermek istemedi. Kadın doktora baktı. Kadın doktor kendisine göz kırptı. Azad erkek doktorunun kendi tarafında olduğunu anladı ve başladı anlatmaya;

„SSS” Selam Sevgi Saygı demektir. Her insanın diğer bir insana karşı sevgisi olmasa da saygısı ve selamı olmalıdır!“ dedi. „Ermiş kişilerde bu üçü de vardır. Ben Living Buddha’yım. Ben de üç ‚SSS‘ vardır. Yanlış bir şey yaptığımı düşünmüyorum.
Hitler „S”leri kötüye kullandı. Canı cehenneme, bir daha geri gelmemek üzere! Onun halkına karşı selamı ve saygısı vardı ama sevgisi yoktu. Onun için onlarda ‚SS‘ yani ‚Selam ve Saygı‘ vardı ki bu ‚SS‘ler diğer halklara karşı terör ve katliamdı. Onlar da birde ‚SA‘ vardı. Bana göre ‚SA‘ Selam ün Aleykum’dur. Buradaki ‚S‘ ve ‚A‘ yanlış bir yerde kullanılıyor. Buradaki “S” Sevgi demektir ve ben üç ‚SSS‘ yan yana getirdim ve ‚A’yı özgürleştirdim. ‚A‘ alfabemizin ilk harfidir ve üç çizikten oluşur. Bu da benim ismimin ilk harfidir: “Azad“

Doktorlar tamam dedi. Bu kadar yeterlidir. Azad ağır ilaçların etkisinden konuşamıyordu artık.

Doktor „Halen ses duyuyor musun?” diye Azad’a sordu. Azad „Hayır! Kulağımın arkasındaki yongayı çıkardılar,“ dedi.

Azad dışarı çıktı ve oturma salonuna gitti. Oturma salonunda bir piyano vardı. Azad oturdu piyanonun başına ve başladı çalmaya. Ama ne güzel çalıyor. Bahçedeki kuşlar beraberinde ötüyor. Şimdi her şey daha netleşiyordu:

Armoni neydi?

Do, Re, Mi, Fa, So, La, Si
A, B, C, D, E, F, G

Yedi ne anlama geliyordu?

Orijinal Avesta üç bölümden oluşuyordu ve her bölüm ise yedi kitaptır. Toplam 21 kitap ediyordu. 7 rakamı, dünyanın ve insanın oluşum tarihinde önemli bir yer alıyordu. Bir hafta 7 gündü ve bir yıl 52 haftaydı. 5+2=7 yapıyordu.

Hepsini çözmesi gerekiyordu ama ilaçların yan etkisinden bir şey yapamıyordu. Doktorlar sen hastasın demişlerdi. Azad hasta olduğunu kabul etmiyordu. ‘Hayır’ diyordu. ‘İçinde yaşadığımız toplum hastadır, ben hasta değilim.’ Azad çok düşünmüş ve çalışmış, strese girmiş ve beynindeki bir sıvı olan Dopamin, Serotonin ve Glutamat çoğalmış ve derken beyin sapları birbirinden ayrılmış böylelikle Azad gerçek ile rüyayı birbirinden ayırt edemiyor ve duyusal algılayamıyordu. Doktorlar bu hastalığa şizofreni-form psikoz ve iki uçlu hastalık (manik-depresyon) diyorlardı. Azad kendisini hasta hissetmiyordu. Tam tersine kendisini bir dahi gibi hissediyordu.

Azad’ın ses duyması, duvarlarda resimler görmesi gibi şeyler bu hastalıkta çok normaldi. Hastalığın iyileşmesinin tek çaresi ilaçlardı. Azad kadın doktorlar olmasa hiç ilaç almayacaktı ama kendisini kadın doktorlarının elinde emniyetli hissediyordu. Bir kadın ve çocuk gördüğünde, iki elin beş parmağını birbirine yapıştırır, iki başparmağını eğilerek ve saygı duruşuna geçerek öper, ondan sonra geçerdi.

Bir an yine Kürdleri düşündü. Kürdler için bir şey yapmak onun için sanki bir görevdi. Kürd olduğundan değil, insan olduğundan. O bir bütün – dünyanın neresinde olursa olsun – ezilmişliğe, sömürüye ve baskılara karşıydı.

Kürd bayrağında dört renk vardı; yukarıdan aşağı kırmızı, beyaz, yeşil ve ortasında 21 okla birlikte sarı güneş.

Kırmızı: Kürd halkının   yiğitliği ve kahramanlığının sembolüdür.

Yeşil: Kürdistan topraklarının yeraltı ve yer üstü zenginlikleri ve doğal güzelliklerini ifade ediyor.
Beyaz: Barışı simgeliyor, Kürd halkının barışçı ve misafirperverliğidir. Aynı zamanda Kürd halkının doğru ve temizliğinin ifadesidir.
21 okla birlikte sarı güneş: Aydınlıktır, samimiyettir, yaratıcılıktır, dinde ilahi varlığı simgeleyen renktir. Sarı, spektrumda en aydın renktir ve diğer renklerin tümünü içinde barındırır. Güneşin rengidir. Güneş yaşamın kaynağıdır. Ruh ve bedeni sembolize eder. İndividüalizmin nasıl yaşanılması gerektiğini gösterir.

Azad’a göre kırmızı aynı zamanda sevgiydi, cesaretli insanların rengiydi. Peki, nasıl oluyordu da Kürdler dünyada 40 milyon nüfusuyla bir devletleri yoktu? Kürdler diğer halklardan farklı ne istiyorlardı? Neden Kürdler inanılmaz bir soykırımla karşı karşıyaydılar, dünyadaki yedi milyar insanın gözü önünde zulüm ve işkence görüyorlardı ve kimseden ses çıkmıyordu?

Azad bu tür sorulara cevap bulamıyordu. Belki de Kürdler, en son özgürleşecek, en çok çile çeken bir halktılar. Bunun bir anlamı olmalıydı.

Azad eşyalarını topladı ve ben eve gidiyorum dedi. Armoni nasıl oluşur bilmeliyim. Yahudilerin ve Kürdlerin bayrağını yeniden ve yeniden incelemeliyim. Neden bu kadar haksızlıklar oluyor hepsini öğrenmeliyim. Fakat doktorlar Azad’ın gitmesine müsaade etmiyorlardı. En az 6 hafta hastanede kalmalıydı.

6 hafta?
6 ne anlama geliyordu?
„666″ Şeytan’ın sayısı mıydı?

Jan van Helsing yalan söylüyordu. „www”yi bulan Yahudiler değildi. “www= 666” başka anlamı olmalıydı. Jan van Helsing’e göre Yahudiler dünyayı yönetmek için “www”yi bulmuştu. Bu doğru olamazdı.

Mithra, Homa, Teslis üçüncü zarf ya da Pink Floyd’un „The Wall” Filmindeki üç „XXX” ne anlama geliyordu?

İsimlerimiz, alfabe, doğum tarihleri ne anlama geliyordu?

Derken Azad’ın kafasındaki sorular zinciri uzamaya başladı. Öğrenmesi gereken o kadar çok şey vardı ki, nerede başlayacağını bilmiyordu. ‘Yavaş, yavaş’ dedi. Gün gelecek belki de her şey aydınlanacaktır. Haksızların haklı olduğu bir dünyada belki de her şey karanlıkta kalacaktır. Ama Azad bilim ve teknolojiye inanıyordu. Umutluydu.

Azad sembollerden korkmuyordu. Her sembolün bir anlamı vardı. Bilmek gerekiyordu, ama hastaydı. Nasıl yapacaktı? Aldığı ilaçların yan etkisi kendisini kımıldamaz hala getirmişlerdi. En iyisi ilaçları bırakmaktı. Ama kadın doktorlar kendisine hastalığın geçici olmadığını, ömür boyu bu ilaçları alması gerektiğini söylüyorlardı. İyileşen vardı. Bu hastalık kiminde ağır, kiminde hafif seyrederdi. Hastalık Azad’da çok ağırdı. Azad her ne kadar ben hasta değilim dediyse de, doktorlar hasta olmasaydın çatı katından aşağı atlamazdın diyorlardı. Ve gerçekten de Azad’ın yaptığı çok tehlikeliydi. İtfaiye olmasaydı insanlar Azad intihar etti diyeceklerdi. Oysa Azad intiharı ne düşünmüş ne de intihar edecek bir insandı. Azad yaşama çok bağlıydı ve yaşamı çok seviyordu ama sadece uçmak istiyordu.

Azad 6 hafta sonra biraz kendine geldi. Hastanede zaman iyi geçti. Kendisini anlayan bir iki arkadaş edindi. Bunlardan biri Maya’ydı. Maya çok güzel bir kadındı ve Azad’a âşık olmuştu. Azad bir derviş, gerçekten bir Living Buddha gibiydi. Azad’da insan sevgisi, tabiat ve hayvan sevgisi çoktu. Fakat âşık olamıyordu. Azad bilime, sanata, müziğe âşıktı. O insanları, hayvanları ve bitkileri, daha doğrusu evreni sade seviyordu. Cinsel ilişkiye girmek, kendini sadece basit bir şekilde tatmin etmek istemiyordu. Çocukları olsun, ailesi olsun istemiyordu. Ben bu dünyaya bu halimle çocuk getiremem diyordu. Çocuk yapmak belki de büyük bir sorumluluktur. „Benim bir şeyim yok ki çocuğum olsun?“ diyordu. Ben çocuğuma bir şey vaat edemiyorum. Simdi de hastalık geldi, neden çocukların veya seveceğim bir kadının günahına gireyim? Azad yalnız yaşamayı tercih etti.

Maya, Azad’ı olduğu gibi seviyor ve kabul ediyordu. Çocuk olsun olmasın önemli değildi. Onunla yaşamak ona yetiyordu. Ama Azad yalnız yaşamaktan vicdanı rahattı. Dünyada az mı aç susuz çocuk vardı? Onların bir ikisi de Azad’ın idi. Azad vaftiz babası olmak istiyordu. Kürdistan’da iki veya üç fakir çocuğa okulları bitene kadar para yardımında bulunacaktı.

Azad “normal” yaşama artık geri dönmüştü. Mimar Mühendisliği okumuştu ve serbest çalışıyordu. Hasta olmadan önce boş zamanlarında kitap okuyor, müzik dinliyor, ressamlık yapıyor, arkadaşlarıyla buluşuyor, dans etmeye gidiyordu. Ama şimdi hasta ve hiçbir şey yapamıyordu. Bütün günü gezmek, müzik dinlemek, biraz okumak ve genellikle düşünmek ile geçiyordu. Ufak bir emekliliği vardı, onunla geçinip gidiyordu. ‘Ben yalnız ve çıplak bu dünyaya geldim, öyle de gideceğim’ diye düşünüyordu.

***

Bu hikaye Alan Lezan’ın “Azad&Bejan” kitabından alınmıştır.

Reklamlar

One thought on “Azad

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s