Andy

Andy ile beraber calışıyorum. O benden birkaç yıl gençtir. Biz birbirimizi iyi tanımıyoruz. O benim arkadaşım değildir. Benim arkadaşım yoktur.

Ev arıyor.  Hemen taşınması gerekiyormuş. Onun ev sahibi on sekiz yaşına girmiş olan kızı için  evden çıkmasını istemiş. Ben hayır dedim. Bir yerlerde boş bir evin olduğunu bilmiyorum ama sen istersen benim yanıma ev bulana kadar taşınabilirsin.

Ben üç odalı bir evde oturuyorum. Benim evim çok güzeldir. İki büyük oda bomboş  duruyor. Ben kendim batı/güneye bakan on dört metrekare balkonlu odada kalıyorum. Bu küçük oda bana yetiyor. Bir yatak, bir sezlong ve Notebook’tan başka zaten odada hiçbir şey yok. Elbiselerim, ayakkabılarım kapının arkasında, duvarın dibinde. Diğer iki büyük odayı bazen gezmek ve düşünmek için kullanıyorum. Saatlerce bir odadan diğerine gider uzay, zaman ve boşluk üzerine düşünür dururum. Boş şeyler üzerine düşünmeyi seviyorum. Bu benim hobimdir.

Benim önerim hemen kabul edildi. Biz simdi altı aydan beri beraber oturuyoruz. O sandığımdan da iyi bir insan çıktı ve hemen en büyük odayı aldı. Kendisine göre cok güzel döşedi. Ben önde, anacaddeye doğru kalıyorum. O arkada, avluya doğru kalıyor, öyleki kim ne yaparsa yapsın birbirimizi duymuyoruz. Ne var ki çok misafiri vardır. Genellikle erkekler. Bazen sert ve kati, bazen de softi-boys. Erkekler on sekiz ve otuz yaşları arasında degişiyorlar. Kendisi homosexuelldir. Bana bir şey yapmadıkça benim için hava hoş.

Geçenler de hem pasif hem de aktif oldugunu söyledi.  Onunla ne demek istedigini bir türlü anlayamadım. Ayıp olur diye de tekrar sormadım. Bu adam veya kadın herkesle her şeyi tasavvur edebilen biri. Önemli olan erkeğin yakışıklı, kadının güzel olması. Bazen kadınlar bir tabu, bazen de  Allah’ın yarattığı en güzel varlıklardır.

Dedigine göre insan hep inandığı gibi yaşıyor. Bizim bugünkü davranışımız yarınki dünyanın görünüşüdür. Onun için insanın neye inandığı ve bugün nasıl yaşadığı çok önemlidir. O kendisi doğanın öz kanunlarına inanıyor ve onlara görede yaşıyor. Örneğin “Allah” onun için beş harften oluşan bir kelimedir. Bu bir kelimeden başka hiçbir şey yoktur diyor. Enerji vardır. Allah enerjidir, bizi, dünyayı, uzayı evreni yaratan enerjidir.  Ama simavi dinlerindeki Allah‘ı yaratan insandır. Peygamberlerin hepsi erkekti. Onun için Allah erkektir. Simavi dinlerinin dedigi gibi Allah varsa neden yedi günde yeri, göğü, evreni yaratan yüce Allah insanlarlan başa çıkamıyor da habire onlara kitap, peygamber yolluyor? Çünkü kendisi yoktur. Kutsal kitabı yazanlar insanların kendisidir, peygamberlerdir. Bilimin ispat etmediği her şey yok sayılır. Ya da vardır, tabii çok şey vardır ama biz bilmiyoruz. Bizim bilgimiz dışında olan her şey yok sayılmalı. Bu tür şeyler üzerine insan elbette kafa yormalı ama birbirlerini öldürme-meli. Allah varsa hepimiz için birdir. Onun için herkes inancın da özgür olmalıdır.

O bana Allah ve din konusunda saatlerce konferans veriyor, ondan sonrada kafasının çok karışık olduğunu söylüyor.  “Eğer bir Allah varsa,” diyor “dünyadaki fakir fukaraya, aç susuz çocuklara yardım etmelidir. Onların suçu nedir? Bir insan Allah adına insan öldürmemelidir.  Ama oluyor işte! Yüce Allah insan ile baş edemiyorsa, biz insanlar nasıl insanlarlan baş edelim?“  Bazen yeis icinde, bazen de hiçbir şey um-runda değil.  Allaha inanmak istiyor ama Cennet‘in bu dünya olduğunu söylüyor: „Ben öbür dünyada Cennet falan istemiyorum!“ diyor. „Önemli olan şimdiki yaşamımdır. Eğer yaşam bir film şeridi gibi koparsa ne olur? Belki zifiri karanlık olur. Insan doğanın ve dünyanın bir çocuğudur burada da kalacaktır. Öbür dünya diye herhangi bir şey yoktur.“ diyor.

O her insanın doğal olarak her iki cinsi icinde taşıdı-ğına inanıyor.  Dediğine göre insanlar  tabiattan bisex-üelldir. Bunu bilim insanları ispatlamış diyor. Vücudumuzdaki her hücrenin yarısı dışı, yarısıda erkektir.  Bir başladı mı bitirmek bilmiyor. Bana daha çok şey anlattı; ana gövdesindeki yumurta hücreleri, tohum patikası, hamilelik, hormonlar, memebaşı kopisi, klitoris analoji penis vesaire.

Her insanın tabiattan bisexüell yaratıldığına acayıp inanıyor. Bana sen yaşadığın toplumda gördügün eğitimden dolayı heterosun diyor. Ben ise sadece bazı insanların hetero, bi veya homo olabilecegini düşünüyorum, çünkü yedi milyar insanın bir olması mümkün değil, insanlar perfekt değil dedigimde de bana gülüyor. Hayır senin yanlışın var diyor.

Ona göre erkek ve kadınlığımız dünyanın her yerinde eğitim ve kültürle ilişkilidir. “Bize bu roller veren eğitim ve kültürdür. Onun icin kadın ve erkek diye bir şey yoktur. Insanlar vardır. Kadın ve erkekler arasındaki tek küçük fark cinsel organlarıdır. Ama bu da doğru değil. Kadındaki klitoris kadının penisi, erkekteki anus erkeğin vajinasıdır.“ Peki diyorum her şey böyleyse erkegin doğurmamasına ne diyorsun? „Bu da ileride hal olur!“ diyor. „Nasıl ki bir transsexuell ufacık bir  ameliyatla penisi vajinaya dönüsüyorsa öylede erkekte rahim olur.“

Sabah geç saatlere kadar mutfakta oturuyoruz ve o çok sevdiği Sharon suyunu yudumlarken, ben de musluk suyu icerek neler konuşmuyoruz ki?

Kıskanma diye bir kelime tanımıyor. Zaten onu tanıyanların çoğu böyle. Kimin kiminle gittigi belli değil.

Homolar büyük şehirlerde yaşamayı çok seviyorlar. İnsanlar büyük bir şehirde denizaltında olan bir geminin içindeymiş gibi yaşıyorlar. Insan istediği an semtini değiştirerek su yüzüne çıkabilir. Bir insanın ne yaptığı diğerini ilgilendirmiyor. Okyanusta bir damla su gibisin. Homolar özgür bir birey olmayı çok seviyorlar.

„İnsanlar sosyal varlıklardır,“ diyor. „Sosyal demek baskalarının özgürlüğünü kısıtlamak demek değildir.“ O elbetteki egozentrik rüya yeyicisi değildir. Insanlar birbirlerine daimi karsılıklı yardım etsinler ama birbirlerini de rahat bıraksınlar. Özgürlük demek başkasını rahatsız etmeden her şeyi yapmak demektir. Kendisi gönüllü bir ihtiyar nineye ve bir AIDS hastasına yardım ediyor ve çok sosyal bir kişiliktir.

Bazen severek bir kadın rolünü üstleniyor. Kadın elbiseleri giyiniyor, onlar gibi süsleniyor, makyaj yapı-yor, kaşlarını kesiyor, zaten onlar gibi de konuşuyor ve kokuyor. O burada olduğundan beri ev tertemiz. Tabii temiz olmayan kadınlarda var erkek gibi ama o temizlik bakımından cok titizdir. Hergün baştan çıkarıcı bir parfüm kullanıyor. O kendisi bu parfümleri ether yağından karıştırıyor. Birisinin ismi Velvet Dream. Diğerinin adı Black Magic, Gates of Heaven ya da Secret Emotions.

Tabii vücudu için sevgi yağı gibi kremler de yapıyor. Yastık, dessous ve yatak yüzleri için özel güzel kokulu erotik parfümler kullanıyor. Banyo ritualleri  icinde inanılmaz güzel kokulu essenzler, şampuan, vücut ve masaj yağları vardır. Bunların ismi de genelikle Hot Love, Flowers of Love, Blue Angel ya da Dreams, Passion, Lovers Delight vesairedir.

Annemiz doğada, hayvan, insan ve bitkiler ahenk icinde yaşamalıdırlar. Yoksa doğal afetleri olur. Kendisi vejandır ve bir kuş gibi besleniyor. Ne et yiyor ne de süt produksiyonları. İnsanlar avcı ve toplayıcı olmadan önce, yani daha hayvanları kültürleştirmeden önce vejanlarmış ve meyve ve sebzeden beslenmişler. Aslında normal insan öldürmeyen bir yaratıkmış. Öldürmek sadece bazı hayvanlara has bir özellikmiş.

Aslına bakarsak yakışıklı, güzel ve sportif gözüküyor. Onun vücudu gercekten hem kadını hem de erkeği içinde barındırıyor. Belki de giydigi elbiselerdendir kesin olarak bilmiyorum ama transi partilerine gidince ve kadın kiyafeti giyince konuşmasa erkek olduğunu kimse anlamaz.

Onun müzigini seviyorum. Ben de zaten sözlü müzikleri sevmiyorum. Marlene ve Madonna’dan başka  o da sevmiyor. Bu iki kadını kendisinden daha çok seviyor. Nedenini bilmiyorum. Kendisine hiç sormadım.

Adamın birçok dildosu ve benzeri şeyleri var. Bazen banyoda bazılarını unutuyor. Öyle hakiki gözüküyorlar ki, ben bazen o penisini mi unuttu diyorum kendi kendime. Olur ya transsexuell. Bana birkaç kez operas-yon yapmayı düsünüyorum demişti.

Bir kere dolunaydı. Gece saat 4:00. Ben dolunay olunca yatamıyorum. Genelikle yatakta döner dolaşır gökyüzünün mavi rengi ve boşluk üzerine düşünürüm. Aniden yatağımın önünde yarı karanlıkta elinde kocaman bir şeyle bekleyen birini gördüm. Ben de hayalet falan sandım. Birde baktımki bizimkisi. „Alles klar?” dedim. Yani her şey tamam mı? Yatamıyor ve süper şehvetli. Benim gözlerim fal taşı gibi açılmış ve onun elindeki en azından otuz üc cm uzunluğundaki iki başlı dildoya bakıyor. Aniden korktum. Ne istiyor bu adam gecenin bu saatinde benden? „Bu pinkydir. Korkmana gerek yok!” dedi. “O sadece benim için. Bana yardım eder misin? Senden başka kimse burada yok.”

Bu semtte altı aydan beri oturmasına rağmen hemen herkesi tanıyor. Sempatik, kommünikatif, güler yüzlü ve çok iyi bir insan olduğunu düşündüm. Zerre kadar arroganz yok. Aptal insanlar arroganttır diyor, çünkü arroganz onların aptallığını saklıyor. Böyle insanlarla hiç alakam yok diyor. Onların hepsi bunaktır.

Karşıdaki Sex Shop en cok ugradığı yerdir. Ben de bazen onunla oraya gidiyorum. Dükanın sahibi yetmiş yaşında bir delikanlıdır ve ondan hoşlanıyor. Bir defa-sında adama takılmış ve bu kadar çıplak resimler ve malzeme içerisin de daimi doyuma ulaşmadan nasıl burada duruyorsun demisti. Adam gülümsedi ve sesini çıkarmadı.

O safi cıplaklığı sevmiyor. Pamuktan, polyesterden, ipekten ve viskozeden yapılmış ve kırmızı, portakal, menekşe, mavi veya siyah reklerlen donanmış elbiseler vucudu yılan gibi sarıyor, okşuyorlar ve şefkatlı, sevecen ve duyusal bir atmosfer yaratıyorlar. Kim cazibe istiyorsa, bunu hemen göstermemelidir. İnsan bir önsezi hisettirmeli, öyleki arzu eden kişi birşey sezsin, örneğin belki elbisenin bir dügmesini açmak gibi.

İş yerinde tanıştıgımız katın dışında pek görüşmüyoruz. O başka reyonda çalışıyor.  Onun da benim gibi arkadaşları yoktur. Ama onun çok tanıdıkları vardır. Onlar yaşamdaki gibi gelip gidiyorlar. En iyi arkadaşının kedisi olduğunu söylüyor. Ne için arkadaşın olacak ki? O herhangi bir insanla ömür boyu yaşamını geçirmesini istemiyor. Hayatı hayat yapan değişimdir. Değişmeyen tek şey ise değişimin kendisidir diyor.

“Arkadaslık? Ne ki bu? Benim ikinci kişiligim mi? Böyle bir şey yoktur. Ve insanlara hiç güvenmeyeceksin. Onlar zamanı gelirse insanı hep kandırır. Daima! İnan bana! İnsan ancak kendi kendisine en iyi arkadaş olabilir, çünkü en iyi insan kendi kendisini doğumdan ölüme kadar tanıyor. Onun için ben benim en iyi arkadaşıyım. Yabancı insanlara uzun mesafede durmalı ve dikkatli olmalısın. Ben aileme bile güvenmiyorum. Örneğin babam ile hiç anlaşmıyorum. Yabancılar ile ‚arkadaş‘ oluyorsun. Onlara bir parmak uzattın mı elini kolunu tıpkı bir ilişkiye girdiğin birisi gibi istiyorlar. Birde birisiyle uzun bir süre güvenilir bir yakınlıkta, respekt, büyük bir arzu ve hayranlık ile otonom ve özgür bir ortam ömürboyu yaratmaya calış! Böyle bir şey roman ve filmler de olabilir ama gerçek yaşamda bu bir hayaldır. Kendimizi kandırmayalım!” diyor ve devam ediyor;

“Bir ilişki sadece üç ay ile altı ay arasında mümkündür. Ondan sonra kriz geliyor. Döğüşler, alçaklık, acı, hakaret, küfür, keder. Sevgi denilen her şey bir zom-biye dönüşüyor. İnsan güzel olan her şeyi yıkıyor ve bir maşozist gibi sadist arıyor. İnsanlar böyle bir şeyi seviyorlar. Onlar sevdiği her şeyi yine severek yıkıyorlar. Neden bilmiyorum. Bu da bizim bir kötü özelligimiz olsa gerek.”

Sürekli veya oynak ilişkilerden nefret ediyor. „Sair yalnız, özgür ve tek bir ağaç gibi, bir orman gibi kar-deşçesine olacaksın diyor ama bu bir hayal.  Ve arada bir gerçek sevgi vardır. Çocuk erkegin ya da kadının yanında büyür. Önemli mi yani? Ama sex ebeveyin ve kardeşler ile tabudur. Bu durum çağdaşlamanın önkoşuludur. Aile bu anlamda kutsaldır. Başkada kim ne yaparsa yapsın kendi bileceği iştir. Ayrıca yaşı küçük olanlarlanda sex  tabudur. On sekiz yaşından aşağı-larlan sex isteyenler hastadır ve terapi görmeleri lazım. Aslında on sekiz yaş daha cok çocukçadır. Olgun olma-yan her şey yenilmedigi gibi insanlarda da bu böyledir. Bu sınır yirmi bir olmalıdır.”  Andy ilk sexüel tecrübesini yirmi dört yaşında bir erkekle yapıyor.

Karamsar ve kararsız insanları sevmiyor. Eger bir insan diğer insandan hoşlanıyorsa hemen arzusunu, istemini ona iletmelidir. „Sex kötü bir sey degil ki? Sex olmadan biz dünyaya gelmezdik. Biz dünyaya yaşamak için geldik. Yaşamak demek; yas tutmak, feryad etmek, birbirimize karşı savaşmak, mücadele etmek demek değil, yaşamak demek her şeyden, dünyanın en kücük şeyleriylen zevk almak, sonuna kadar eğlenmek ve yine de eğlenmektir. Herkes dünyaya bir defa geliyor ve ölümden sonra ne oldugunu bilmiyoruz. Iste bu hayatın tadını çıkarmak için yeterli bir nedendir.”

Onun için dünyada eglenmek, sex, müzik, dans, sağlıklı yemek içmek ve bisiklet sürmekten başka bir şey yoktur. Araba, ev, para, kariyer gibi dünyada kalan materyal seyler onu ilgilendirmiyor. Biz eğlenmek için yaşıyoruz, calışmak için yaşamıyoruz. Dünyanın zenginliklerini toplamanın, bütün yaşam boyunca onlar icin gece gündüz calışmanın sapıklık olduğunu söylüyor. Yasamın kendisi yanı başımızda dururken biz gecmiş ve gelecek ile uğraşıyoruz diyor. Maddi şeylere gercekten hiç değer vermiyor.

Yirmi sekiz yaşında olmasına rağmen daha hiç arabası olmamış. Araba en kötü transport aracıdır diyor. Araba gözümüzün önünde en güzelim Cennet dünyayı kirletiyor biz halen onu sürüyoruz. Uçak aynı keza. Arabadan bin kat daha kötü. Tren, bisiklet, otobüs, taxi şimdilik yeterli. Hidrojen ile ya da daha iyisi güneş enerjisi ile calışan arabalar bulunmadıkça benzinle calışan simdiki arabaları kimse kullanmasın. Bu büyük bir sorumsuzluktur. Yaz kış demeden her yere gerçekten bisiklet ile gidiyor. Sehayete trenle gidiyor. ABD’ye bir iki kez uçakla gitmiş onu da “mecburdum,” diyor, “yoksa gitmezdim. New York ve San Francisco’yu görmem lazımdı.”

Politik çok aktiftir. O her sene muhakkak Love Parade, Christopher Street Days ve  Dünya Kültür Karnavalı’na gider. En cok Love Parade’yi seviyor, çünkü ilk olarak dünyada insanlar hiçbir şeye karşı, sadece müzik ve eğlence için yürüyüşe geçiyorlar. Bu nedenle Love Parade ona gore en politik yürüyüştür. Love Parade’ye din, dil, irk ayırımı gözetmeksizin dünyanın her tarafından insanlar katılıyor, sanki bir Cennet veya sınıfsız toplum gibi. Insanlar birbirlerine karşı savaş ya da mücadele yerine sadece müzik dinliyor, eğleni-yorlar. Bundan daha güzel ne olabilir?

Biz insanlar hep beraber aslında Cehennem’e çevirdigimiz Cennet olan dünyayı daha iyi nakış edebiliriz. Biz dünyayı sanki bir ikinci dünyamız bodrum katında varmış gibi kullanamayız. Bizim bir tek dünyamız vardır. Onun için bizim dünyayı vücudumuz ve sağlığımız gibi korumalıyız ki, dünya yaşamsal, canlı ve güzel kalsın. Dünya bizsiz yaşayabilir. Ama biz dünyasız yaşayamayız.

İletişim teknolojisinin gelişmesiyle halklar arası önyargılar belki tümden yok olmaz ama oldukça azalır. Einstein önyargıları yok etmenin atomu parçalamaktan daha zor olduğunu söylemiş. Bu gerçekten doğru. Insanlar her şey üzerine objektif acıklanmalı ve aydınlanmalıdırlar. Bu dünyadaki devletlerin aslında görevidir.”

“One World, One Family!” diyor ve bir kozmonottan şunu aktarıyor: “İlk gün herkes kendi ülkesini gösterdi. Üçüncü gün herkes kıtasını gösterdi. Beşinci gün herkes tek gezegenimiz olan dünyayı gösterdi.“

„Bir Dünya, Bir Aile!”

1957′de ilk satalittin uzaya yerleştirilmesiyle globalleşmenin önü açılıyor ve insanlar arası syntetik ve suni sınırlar yıkılıyor. Yukarından dünyaya bakmak insanlar ve dünya arasına bir başka orantı koyuyor, yani şimdiye kadar „insan : insan” veya „insan : doğa” yerine bu orantı „insan : dünya” oluyor.

„Dünyanın zenginleri icin globalizm ya da globalleşme bolluk, daha da zenginlik ve bereketti, cünkü nufüz alanları inanılmaz derecede büyütüyorlardı ve sömürüye dünyanın her yerinde kapı artık açıktı, dola-yısıyla kazançlarını yüzlerce katına çıkarabiliyorlar. Sınırlar artık uluslar ve devletler arasında değil, her zaman olduğu gibi fakir ve zengin arasındadır. Ve bu dünyanın her yerinde böyledir; onun için bizim de onlara karşı global mücadele etmemiz gerekmektedir. Bu simdilik utopik görünsede uzun bir süreç neticesin de mümkündür.

Renkler! Renkleri çok seviyor. Giydiği elbiseler inanılmaz renklidirler. Dünyada böyle olacak diyor; çok renkli ve multi-kulti. Insanların hepsini bir etmeye kalkmak, cok çesitliliği tanımamak fasizmdir. Çok ceşitlilik, değişik kültürler, diller, bölgeler, müzikler, düşünceler, resimler, filmler korumamız ve gelistir-memiz gereken dünyanın en büyük zenginliğidir.

Multi-kulti demek akraban gibi yaşa demek degil, tam tersine başka ol, farklı düşün ve yaşa demektir. Biz belki birbirimizi kabul etmeyebiliriz ama aynı gezegende yasadığımız için bizim birbirimizi tolere etmemiz lazım.”

Andy’nin annesi öldügünden beri babası kendisini sık sık aramaktadır. „Babamın yanlızlığı olmasa ve canı sıkılmasa beni hiç aramaz,“ diyor. „O beni değil kendisini düşünüyor. Fazla arkadaşları yoktur. Onun hayatı çalısmakla geçti ve benim için hiç zamanı olmadı. Bir budala gibi calıştı, parayı bankada biriktirdi, benimle hiç ilgilenmedi, beni hep azarladı, dıştaladı, cocuğu olduğuma bin pişman oldu. Şimdi de bana o kadar acı çektirdikten sonra, aniden beni keşfetti. Babam bana karşı çok çok intolerant bir insandı, tıpkı annem gibi. Onlar benim hayatımı bana zehir ettiler.“

Ailede sex üzerine konuşmak bir tabuymuş. Anne ve babası dindar ve aşırı katoliklermiş. “Iyi ki annem öldü, babamı da hiç görmek istemiyorum. Ben kendi ailemi kendim seçmedim. Kimse bunu yapmıyor. Işte kader dedigimiz şey böyle bir şeydir, tıpkı bir hastalık gibi senin isteğin dışında gelip yakana yapışıyor ve sen ona karşı hiçbir şey yapamıyorsun.  Tabii onlar beni dün-yaya getirdiler ama benim vücudum bana ait, onunla istediğimi yaparım, onlara ne oluyor?“

Sevgi ve özgürlük existensiyaldır. Onun için sevgi, özgürlük ve bagımsız olmaktan başka dünyada değerli hiçbir sey yoktur. Kendi sexüell ihtiyaclarının, kendi sex hayatının başkalarını neden ilgilendirdigini hiç anlayamıyor. “Ben onlarlan mı yatıyorum? Ben, benim gibi olan, benimle isteyenlerle yatıyorum. Diğerleri bundan neden rahatsız oluyor bir türlü anlayamıyorum. Sapıksam ben sapığım, Cehennem‘se ben Cehennem‘e giderim onlara ne oluyor?“ diyor.

Anne ve babasına ne söylediyse hep yanlıştı. Tek doğrular anne – babasının ve çevrenindi. Onun ne dü-şündüğü kimseyi ilgilendirmiyordu. Okulda da yine aynısıydı. Coğu anne ve babası gibi cok bilmiş ve haklı çıkmışlardandıylar. O ne dediyse hep yanlış söylüyordu. Allah, dünya, din, uzay üzeri onlar her şeyi perfekt biliyorlardı, bir o bir şey bilmiyordu. Herkes onunla alay ediyor, homo olduğu için dıştalanıyor, aşağılanıyordu. Bir çok kez tüm bunlara dayanamayıp intihar etmeyi düşünmüştü, ama onu yapacak cesaret kendisinde yoktu. “İşte tüm bunlar benim için bir Cehennem’di. Başka Cehennem nasıl olabilir ki?” diyor.

Galvanikte calışıyor. Hergün bir elektronik cihazlar için bir çok iletken plaka  galvanik ediyor ve bir saat gibi üç vardiya calışıyor. İşi monoton ama bu durum onun için fark etmez, çünkü özel yaşamı çok güzeldir. Işinden çok hoşlanıyor. Iş arkadaşlarıyla iyi anlaşıyor. Berlin burası, tolerantlı bir şehir, onu dıştalayan çok az insan vardır. Berlin’in Belediye Başkanı bile homosexüelldir. Bu ona cesaret veriyor ve sevindiriyor.

Bir kere ben onunla “Ost-Gut” denilen bir cluba gittim. Yarısından fazlası homo, bi ve lesbiyenlerdi. Herkes dans ediyor, içiyor eğleniyordu. Her taraf sanki bir kazan gibi kaynıyordu.

Müzik bir harikaydı. Doğrusu çok hoşlandım.  „Dum, dum, dum!” Bazen Techno, bazen House, Techno-Industrial, Trance ve benzeri.

Günün birinde balkonda oturuyor, internette surf yapıyorum. Aniden zil çaldı. Kapıya gidiyorum. Onun babası. Kapıyı açıyorum. Yukarı çıkıyor. Biz beş katlı bir eski binanın dördüncü  kattında  oturuyoruz, asansör yoktur. Babası yetmiş sekiz yaşında bir emeklidir. Yukarı cıkması bir az zaman aldı. İyi bir insana benziyor. „Buyrun! Oğlunuz odasın da!” dedim ve odanın kapısını gösterdikten sonra tekrar balkona çıktım. Aniden babası kalbini tutarak büyük bir telaş içinde koridorda dönüp duruyor, dış kapıyı arıyor. Tuttum kendisini ve: „Ne oluyor? Her şey tamam mı?” diye sordum.  O hemen merdivenden asağıya doğru gitmeye basladı ve ikinci merdivende yüz üstü yere yıkıldı. Kaldırdım. Nabzını yokladım. Yaşıyor. Yukarı çıktım. Bizimkisi koridorda, yarı çıplak gülümsüyor „N’oldu?” dedim. „Hiçbir şey. Içeri girerken beni erkek arkadasımla sevişirken gördü. Öldü mü?” „Bilmi-yorum!” dedim ve bir doktor cağırdım ve internette surf etmeye devam ettim. Bizim oğlanda arkadaşıyla odasına geri çekildi. Doktor geldi ve babasını hastaneye kaldırdılar. „Eğer beni ziyarete geliyorsa bena Telefon edebilirdi. O  süprüzleri sever. İyi oldu. Hiç acımıyorum!” dedi ve mutfağa gitti. Herif cool mu cool. Sanki onun babası değil benim babam.

Babası kendisine ölümünden sonra yaşadığı evi ve büyük arabasıyla birlikte tam 1 milyon 235 bin Euro bıraktı. Evin tek çocuğuydu. İlkin güneye, İbiza ve benzeri adalara yerleşmeyi düşündü, sonra oralarda çok maço ve aptallar vardır dedi ve Berlin’de kalmaya karar verdi. Benim evimi hemen satın aldı ve evden derhal cikmamı söyledi. Benden hoşlanmasına rağmen bu evde yalnız yaşamak istediğini söyledi. „Üzgünüm senin için!” dedi “ama bu ev bana çok yaradı. Onun icin bu evi terketmek istemiyorum. Anlıyorsun beni değil mi?” Ben de: „Tabii seni anlıyorum!” dedim. „Ev bana cok şansızlık getirdi. Ayrıca sen bana zaten başka bir seçimde bırakmıyorsun!” Yüzünde igrenc bir sırıt-mayla odasına gitti.

Akşam evin hiçbir kimseye ait olmadığını izah etmeye calıştım. Bina zaten yaşlı ve bu daire kendisini onlarca kez ödetti. Bırak yanında kalayım. Bu eve benim senden daha çok ruhsal bağlılığım vardır. Paranın faizi ikimize de yeter. Artık çalışmayada gitmeyiz, beraber sevgi, güneş ve dans ederek  „kardeşce” yaşarız. “Sen deli misin?” dedi.  “Insanların hep calışması lazım. Ben calışmazsam, sen çalısmazsan, diğerleri çalısmazsa bizim ekmegi, sebze, meyveyi ve elektriği kim getirecek?”

Aslında ben böyle demek istememiştim. Ben onun sandığından daha çok çalıştım. Ben severek calışıyo-rum. Ve bir çok insanın mecburi calıştıgınıda biliyorum. İş hayatında hoşuma gitmeyen monoton bir iş yaptı-ğımız, az para kazandığımız ve sömürüldüğümüzdür. Benim örneğin günde sekiz saat çalışmakla bu evi almaya ömrüm bile yetmez. Ben bu eve sanki aşığım. Neden bilmiyorum. Ev beni sanki büyülemiş. Adam beni öldürsün ama evimden kovmasın, cünkü ben burada yaşlanmak ve ölmek istiyorum.

Üc gündür benimle konuşmuyor. Şahsi ihtiyac diyerek çıkışımı verdi ve bana altı hafta süre tanıdı. Bu beni çok yaraladı ve hayal kırıklığına uğrattı.

Bugün onu mutfakta gördüm. Başını masaya koymuş derin yatıyordu. Son olarak dün akşam görmüştüm. Bir şişe Sharon baş ucunda duruyor. Ben bağırarak „Hey!” diyorum  “Uyan lan!” Yerinden kımıldamıyor. „Haydi bakalım, uyan!” diyorum. Ses seda yok. Nabzını ölçüyorum. Durgunluk. Insallah ölmüştür diyorum ve bir doktor cağırıyorum. Dün akşam çok sevdiği Sharon suyuna  Pothassium Cyanide koydum. Bem beyaz, su da eriyen,  hidrosiyanik asit potasyum tuzu çok zehir-leyicidir.

Ambulans geliyor. Ben de beraber hastaneye gidiyo-rum. Hastane‘de doktorlara üzücü bir sesle intihar etti diyorum. Birkaç kez intihar yapmak istemisti. Ağır depresyonları vardı. Bi sexüel mi, homo sexüel mi yoksa trans mı kesin bilmiyorum. Onda her şey vardı ve kriz üzerine kriz geciriyor, intihardan çok konuşuyordu diye doktorlara anlatıyorum.  Şimdi ona en yakın duran bir bendim. Kağıtları imzaladım ve eve geldim.

Eve gelir gelmez onun imzasıyla bir mektup yazdım ve ertesi gün hemen avukatıma gittim. Okay! Her şey yolunda. Mektuba göre onun parası, eşyaları ve neyi varsa bana kalıyor. O günden beri arkadaşlardan başka her şeyim var.

Bir saniye lütfen! Daha hikayenin sonuna gelmedik!

Benim avukat bana işlemler daha bitmedi, senin ölüm belgesine ihtiyacın var dedi. Ben de sorun yok dedim. Yarın hastaneye telefon eder göndermelerini rica ederim dedim.

Ertesi gün hasteneye Telefon ettim:

„Merhaba! Benim ismim Alan Lezan. Dr. Pesler ile görüsmek istemiştim …“

„Ne için bay Dr. Pesler ile görüşmek istiyorsunuz lütfen?”

„Andreas Schulz icin bir ölüm belgesi bana göndermenizi rica edecektim …”

„Andreas Schulz mu dediniz?”

„Evet, Andreas Schulz. Dün hastaneye getirdik …

„Bir saniye … Andreas Schulz adın da bir kişi var ve oda yaşıyor …”

„Yaşıyor mu? Konuşabilir miyim?”

„Evet yaşıyor … ama bugün konuşamazsınız … Belki yarın saat 15:oo‘ten sonra”

„Ölmediginden emin misiniz?”

„Evet, evet, eminim …Sizin arkadaşınızın durumu oldukça iyi. Merak etmeyin. Yanlış diyagnoz koymuslar. Intihar değil, Cardiac Arrest’ti!”

„Ne arresti lütfen?”

„Kalb Arrest, anlıyor musunuz beni, kalbin de bir durgunluk olmus! Doktorlar zor belaylan uyandırdılar.  Andreas çok manter yemiş ve ecstasy yutmuş”

„Ya! Gerçekten mi?”

„Evet, evet endişelenmeye gerek yok! Hafta sonu yine evde olur, sanırım!”

Artık söyleyecek laf bulamadım. Sanki dilimi yutmuş-tum. Ama içimden seviniyordum. Ertesi gün onu ziya-rete gittim. O da beni gördügüne sevindi ve cok bıtkın bir hali vardı.  Eve geldigimde dolu ve yarı dolu, bir sürü Sharon şişesi ortalıkta duruyordu. Iki tane buzdolabında, bir tane onun yatağının yanında, biri masanın üstünde. Hangisinde zehir vardı bilmiyorum. Hepsini aldım ve bir bir tuvalete boşalttım.

Andy ölmemeliydi. Hayır! Ben zengin ve kücük zenginlerinde kendilerini değistirebileceğini düşünüyorum.  Her insan elbette kendi yaşam alanını, hayatını, yaşama biçimini, düşüncesini diğer insanlara karşı savunacaktır.  Ama araçlar kayıtsız şartsız öldürücü olmamalıdır. Eğer başka yol yoksa tabii.

Berlin, 16. Haziran 1996

Reklamlar

One thought on “Andy

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s