“MC”

Fazla arkadaşım yok. Fazla demek aslında doğru değil. MC benim tek ‘arkadaşım’. Arkadaşlık nedir bilmiyorum. MC ile bazen bir şeyler içmeye gidiyoruz. Konuşmak, tartışmak, kavga etmek gibi problemlerimiz yok. Çok uyumlu bir ilişkimiz var.

Benim bir telefonum var. Dünyada ki birçok insanın telefonu yok. Telefon çaldığında hiç gitmem. MC’den başka zaten kimse aramıyor. O sadece bir defa çalıyor ve ben onun benimle görüşmek istediğini anlıyorum. MC ne zaman isterse telefon ediyor. Eğer görüşmeye gitmek istersem, giderim, gitmek istemiyorsam gitmem. Fark etmez…

Telefon çalıyor.

Bir metro istasyonunda buluşuyoruz. Kimse bir şey söylemiyor. Ne söyleyelim ki zaten? Senelerden beri görüşüyoruz. Yeterince merhaba, hi, hey, bilmem ne dedik.

MC her zamanki gibi siyah deri pantolonunu, ceketini ve siyah bir tişörtünü giymiş. Tişörtün üzerinde „Neurosis” yazıyor.

Blechdose’ye gelmek için -daimi buluştuğumuz bir lokal- birkaç durak daha gitmemiz gerekiyor. Bazen MC metroda bir şeyler söylüyor. Birden; „Su an giden, sürekliliktir. Bu, cevap vermeyen, yiyip içip, tüketen sürekliliktir … Bu cevap vermeyen! Cevap verme, sessizce çadırını aç!” Kimse anlamıyor. Ben de.

Bu gün hava çok güzel. MC hep bira içiyor. Ben ise hiçbir şey içmiyorum. Hayır! Sadece su içiyorum. Blechdose’nin önünde oturuyoruz. Lokalın önün de yani! MC kendisine karşıdaki gişeden altılık küçük bira getiriyor. Bira bizim sözde szene lokalde kendisine çok pahalıya geliyor. Sokakta gelip geçenleri seyrediyoruz.

MC delicesine bira içiyor. Arada sırada beyaz toz burnundan çekiyor ve bazen de ufacık tabletler yutuyor. Bazen beni de davet ediyor. Ben: „Hayır” diyorum. „Teşekkürler, ben hasta değilim, kendimi iyi hissediyorum” ve kalkıp su içmek için tuvalete gidiyorum. Ben sadece su içiyorum. Zevk ile su içiyorum. Su içmeyi seviyorum.

Tuvaletten geri geldiğimde, MC’nin bitmiş bir hali vardı. Aslında hep böyleydi. Geç vakitlerdeydi. Sabaha doğruydu. Lokal işgal edilmiş bir binadaydı. Kocaman bahçesi vardı. Bahçede komik heykeltıraşların yanında boş ve yıpranmış bir otobüs vardı. Pencereler yok olmuştu, ama oturaklar daha iyiydi. İçeride birkaç kişi yatıyorlardı. Biz de kendimizi onlara kattık. Saat öğlen 14:00‘te uyandığım da kimsecikler yoktu. Yalnızdım.

Birkaç gün sonra MC’ye Telefon açtım. Hep olduğu gibi lokalin önünde buluştuk. Ben su içmek için tuvalete gittim. Geri döndüğüm de MC yerin de yoktu. Bahçedeydi ve delicesine öksürüyordu… Sonra kustu… Kan ve her şey! Banyodaymış gibi terliyordu… Yerdeydi… Ben alnını elimle tutarken o da son sesiyle “Nirvanaaa … Nirvanaaa!!!” diye bağırıyordu. Bir şey anlamıyordum. MC, Nirvana’dan ne istiyordu? Bu bir müzik grubu değil miydi? Kurt Cubain, ya da neydi onun ismi öyle, intihar etmişti durup dururken.

Belli bir süre sonra kendisini geriye yasladı ve bir şey söylemiyordu. MC! Em..Ciee!! Eeem… Cieee!!!… diye sesleniyordum, ses yok. Nabzını yokladım ve tıpkı filmlerdeki gibi; „Aman Allah’ım öldü!” dedim. Ses seda çıkmıyordu. Allah kahretsin! Neden bana oluyor böyle şeyler? Bir tek arkadaşımdı. Şimdi ağlayayım mı, ne yapayım? Ben hiç ağlamamıştım. Şimdi de sağlayamazdım. Ne için iyi olabilirdi ki? Bir gün ben de ölmeyecek miydim?

MC’nin yanın da uyandığım da birkaç saat geçmişti. Bir saati dahi yoktu. Cebinde iki tane küçük beyaz hap vardı. Birisinin üzerinde Mercedes, diğerinin üzerinde barış işareti vardı. Küçük bir naylon torbada beyaz toz, bir kartpostal, iki anahtar ve 11,37 cent vardı. Kartpostal Maljan Ciyan’a gönderilmişti. Demek ki ‚MC‘ Maljan Ciyan anlamına geliyordu. Kartın üzerin de söyle yazıyordu: “Tam zamanın ötesinde, tam zamanın üstünde, hiçbir şey için. Sevgi yönetiyor, şairlik ötüyor; yeşil… mavi… yeşil… mavi… sarı… mavi… kırmızı… kızıl… yeşil… beyaz!

Eşyalarını alıp eve gittim.

İki günden beri evine gidip gitmeyeceğimi düşünüyorum. eM Cie! Maljan Ciyan. Güzel bir isim. 14 seneden beri tanışıyoruz. Birbirimizi evlerimizde hiç ziyaret etmedik. Evine ne olursa aslında önemi yok. O öldü ve bir daha da geri gelmeyecek.

Ertesi gün evine gidiyorum. Çok yıpranmış bir bölgede oturuyor. Bina çok eski ve bakımsız. Çok güzel eski mi eski bir merdiveni var.

Ev aşağı yukarı 30 metrekare. Solda tuvalet. Küçücük bir mutfak. Güney-Batı’ya bakan balkonlu güzel bir oda. Çok güzel bir oda. Harika. Duvarlar ve tavan bembeyaz boyanmış. Ne resim, ne de başka bir şey! Yer tahtaları asfalta benzer siyaha boyanmış. İki yorgan yüzü yerde duruyor. Biri mavi, diğeri kırmızı. İkisi de çok kirli. Bir sandalye, eşyalar, çoraplar, peruka vesaire … Sandalyeye oturuyorum, güneşin ışığında rüyalara dalıyorum.. Evden hoşlanıyorum.

Telefon çalıyor. Maljan’ın ölümünden bu güne dek kimse burada bana Telefon etmemişti. İki aydan beri yaşıyorum burada. Üçüncü kere Telefon çalıyor. Ahizeyi bir şey söylemeden kaldırıyorum. Bir kadın sesi: ”Maljan?! Benim oğlum, annen! Duyuyor musun beni? Maljan? Nasılsın canım?“

“İyiyim Anne… Çok iyiyim. Güneşli, güzel hava… Yatmış, rüyalara dalmışım…”

Alan Lezan | Berlin, 2. Mart 1988

 

 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s