Dajin

Pazar günü. Bit pazarındayım. Lavanta kokuyor. Önümde birkaç buhur cubuğu yanıyor. Ne güzel koku? Birisinin beni gözlediğini hisediyorum. Bir tip karşımda duruyor, beni gözlüyor. Bir bakış … Bir tana daha kendisine atıyorum ve hayvanlar bahcesi parkına doğru yürüyorum. Arkamdan geliyor. Ben hızlı yürümeye başlıyorum, O’da. Ben yavaşlıyorum, O’da. Bir Banka oturuyorum. O’da oturuyor. Gözlerimin içine bakarak ağlamaya başlıyor.

Kimdir?
Ne istiyor?
Ögrenmek istemiyorum.

Bana çok sempatiktir. Hoşlanıyorum kendisinden. Geri dönüyorum. Lavanta buhur cubuğu satın aldıktan sonra eve gidiyorum. O’da geliyor. Mutfaktayız.

„Cay ister misin?”
“Evet” diyor.
“Ya da Kahve?”
„Evet” diyor.
„Belki de süt?”
„Evet”
„Su”
„Evet”
„Tamam” diyorum. Ne istiyorsa içsin. Neden olmasın? Her şey zaten var ve ben sadece musluk suyu iciyorum.

Akşam geç saatler. Kimse bir şey söylemiyor. Söyleyecek bir şey de yok zaten. Dajin durmadan dikkatlice ottan kocaman sigaralar çeviriyor, öyleki, sanki dünyanın en yüksek gökdelenlerini yapıyor. İkin iki büyük kağıtı, sonra da bir üçüncüsünü çaprazlamasına birbirine yapıştırıyor. Filitre icin karton kullanıyor. Büyük tutku ile World Trade Center gibi koçaman kuleler yapıyor. „Sen de bir yudum ister misin?” diyor bana. „Hayır! Teşekkürler, ben sigara içmiyorum.”

Hüzünlü bir pazertesi sabahı. Saat 7:00. Ben duş almaya gidiyorum. Zil çalıyor. Çöp mü? Tekrar çalıyor. Postacı mı? Durmuyor. Avizeyi kaldırıyorum. Bir ses ”Daaajin” diyor şarkı söyleyerek. Dajin? İçeri bırak-tıktan sonra işe gidiyorum. Dajin için maalesef zamanım yok.

Derin uykudayım. Zil çalıyor. Saat sabah 4:oo.

“Dajin sen misin?”
„Evet. Asağı iner misin?”
“Hayır, çalısmam lazım bugün.”
„Ah! Asağı gel. Ben de bir araba var … Bırak dans etmeye gidelim.”

„Hayır!” diyorum.

Içeri geliyor ve yalnız değil. „Thea!” diyor ve mutfağa gidiyorlar. Yiyorlar, içiyorlar, gülüyorlar …

Saat sabah 7:oo’de uyanıyorum. Dajin, Thea’yla birlikte yanım da yataktalar. Sesizdiler diyemem. Yatamadım. Zor bir geceydi benim için. Kalkıyorum, duş almaya gidiyorum, sonra hergün olduğu gibi işe gidiyorum, hafta sonları hariç.

Birkaç hafta geçmişti. İşten geliyorum. Dajin bir kadınla yatağımda. „Tamara!” diyor. İyi ve güzel görünüşlü bir insan. Kücük bir gülümseme atıyor bana. Ben geri veriyorum ve mutfağa gidiyorum. Dajin evin yedek anahtarlarını beraberinde almış. Bir şey aldığında bana hiç sormazdı. Benim ayakkabıları veya eşyaları giyer, başka şeylerlen geri gelirdi. Kız arka-daşları gibiydi. Her defasında başka birisi. Şişko, ince, kuvvetli, siyah, kırmızı, sarı, mavi ya da beyaz. Biri diğerinden ateşli.

Dajin ve Tamara bu gün çok sakindiler. Hoştu. Ertesi gün beni sabah saat 7:oo’de uyandırdılar. Tamara yarı çıplak elinde kocaman bir sigara ile önümde duruyor ve “Bir yudum ister misin?” diyor. “Hayır! Teşekkürler! Duş almam lazım!” Glümsüyoruz. Dajin onun arkasında elinde büyük beyaz bir tabakla duruyor. Benim için yumurta omlet yapmış. Teşekkür diyorum ve başlı-yorum yemeye. Çok fena tuzlamış. Yiyemiyorum. Kalkıyorum, duş aldıktan sonra işe gidiyorum.

İşten döndügüm de evde tuhaf şeylerle karşılaşırdım hep. Kitaplar arasında sık, sık ot bulurdum. Buzdolabın da ya da çaydanlıkta kullanılmış kadın iç çamaşırları. Bazen duvarlar da çok resim vardı bazen hiç yoktu. Ya da yerde, masada, yatakta tabletlerden yapılmış garip figürlar vardı. Tabletler dollar, mercedes, euro, barış vb. işararetliydiler.

Bir defasında eve biraz geç geldim. Dajin Thea ile mutfakta sevişiyorlar. Sesli öksürüyorum. „Hey!” diyorum vs. Hiçbir tepki yok. Bir bardak musluk suyu alarak oturma odasına gidiyorum. Bir süre sonra onlarda geliyorlar. Birbirimize bakıyoruz, kimse bir şey söylemiyor. Bir zaman sonra Thea kalkıyor ve “Oldu tatlılarım, ben gidiyorum … Güzeldi sizinle … Gelecek hafta yine görüşürüz … Bye, bye!” Biz bir şey söyle-miyoruz. Thea gidiyor.

Dajin yalnız olunca kendi kendisi ile konuşuyor. Bunu şıkça yapar. Ve birden başlıyor delicesine gülmeye … Haaa ahhhhaaaaa, oldukça çirkince. Ve tekrar ağlamaya başlıyor. Bir bakarsın mutfakta, bir oda da, koridor da, ya da tuvalette, bir cin gibi dönüp duruyor … ve dışarıya çıkıyor.

Bir süre sonra içeri geliyor:

”Gel! Göle gidelim!”

“Tamam” diyor Amanda.
Dişarı çıkıyoruz. Sonbahar.

Göl çok güzel. Gölün kenarında oturmuş hep beraber uzaklara bakıyoruz. Amanda üşüyor. Biz de üşüyoruz. Ben de Amanda gibi soğuktan titremeye başladım. Amanda mini ve topundan başka bir şey giymemiş. Ben de en azından bir hırka var. Birden Dajin çırılçıplak soyunup suya atlıyor. Amanda şehvetli buluyor. Ooooh! Benim Dajiiinnn … Seni seviiiiyoorum … Bekle ben de geliyorum … O’da çırılcıplak soyundu ve hop! Sudaydı. “Aaa … soğuk!” diye bağırıyor ve Dajin’e dogru yüzmeye başlıyor. Sahilden biraz uzaklamıştı ki aniden seslice „Imdaaat!! Imdaaat!!” diye bağırmaya başladı. Dajin cok uzaktaydı ve duyamıyordu. Ben de yüzme bilmiyordum. Başka kimse görünürlerde yoktu. Amanda birkaç kere daha imdat çagırdı, sonra ses sedası kesildi.

Bir süre sonra Dajin geldi, elbiselerini giydi ve “Gidelim mi?” dedi. ”Evet. Gidebiliriz” diye cevap verdim. Amanda’yı unutmuştu ve ben kendisine hatırlatmak istemedim. Her şey zaten geçmişti. Ben yüzemiyor-dum. Ona hiç kimse artık yardım edemezdi. Her şey geç kalmıştı.

Ertesi gün, Cumartesi, yirmi yaş cıvarında iki kızla geliyor. Kahvaltı yapıyoruz. Dajin bugün cok aktif. Bir Psikolog olsa belki de mani olduğunu söyler. Elleri her yerde. İkisi arasında oturuyor. Bir bakarsın masanın altında … Bir baskarsın masanın üstünde. Kızlar gülmekten ölüyorlar, eğleniyorlar bayağı, sadece ben kendime biraz yersiz geliyorum. „Gel! Sen de yap beraber!” diyor Dajin. „Hayır! Canım istemiyor. Su içiyorum şimdilik.”

Kendilerini yalnız bırakarak dışarı çıkıyorum. Yarım saat sonra tekrar içeri giriyorum. Üçü birden mutfakta sevişiyorlar. Bir bardak musluk suyu aldıktan sonra oturma odasına çekiliyorum.

***

İşten sonra bazen gezmeye cıkarım. Vitrinde bir fotograf makinası görüyorum. Içeri girip fiyatını soruyorum. Tamı tamına 2.950.- euro. “Hay Allah’ım!” diyorum satıcıya. “Neden bu kadar pahalı?” „Hımm! Bu bir Hasselblad SB, orta formattır” ve baska şeylerde anlatıyor bana. SB, siyah-beyaz anlamına geliyor.

Biriktirmiş biraz param var. Ne olacak ? Öyle de, böyle de calışmam lazım. Parayı mezara götürecek değilim ya! Yeterince sigortalarım da var. O halde kendime bir fotograf makinesi alacağım. “Tamam!” diyorum satıcıya ve makinayı satın alıyorum.

Hayatımda bir tek fotograf makinam olmamıştı. Ne birisi benim fotografımı çekti, ne de ben birilerinin. Neden kendimin bir resmi olsaydı ki? Kendimi iyi tanıyorum ve her gün aynada yeterince görüyorum. On sene evvel nasıl göründüğüm kimi ilgilendiriyor? Her şey zaten gecicidir ve yüz sene sonra benim kim olduğum hiç kimseyi zaten ilgilendirmiyecek.

Fotorafçılıktan hiç anlamıyorum. Satıcı bayan bana bir şeyler anlattı. Mekanik bir makina ve her şey manüel yapmak gerekiyormus. “Tamam!” dedim. Bakacağız.

Fotograf makinamı alıyorum ve dışarıda birkaç an tutmak istiyorum. Dajin’de beraber geliyor … Bir gülüyor, bir ağlıyor, komikçe bir şeyler anlatıyor: Troşka la mıroşka, Gorbatçof, maskovskaya …Ne zaman’a kadar insan sevişebiliyor? Haha-haha… Seksen yaşında da oluyor mu? Sevişemedigim günden itibaren kendimi öldürecegim. Inanmıyor musun bana? Hahahaha…”

Ben bir şey söylemiyorum. Dajin anlaşılan sadece sevgi için yaşıyor. Diğer her şey onun için anlamsız. Sadece gerçek sevgi onun yaşamına bir anlam veriyor.

Köprünün başında duruyoruz. Güzel bir panorama. Çok güzel burası. Bayağı idilce. “Bekle bir Dajin!” diyorum. “Lütfen trabzanın önünde dur. Bir resmini çekmek istiyorum.”

Dajin trabzanın önüne geçiyor ve başlıyor büyük bir sigara çevirmeye. Çok depresif görünüyor. Şıkça böyle görünüyordu. Normal görünüşüydü. Bizden başka görünürlerde kimse yoktu. Ben ve Dajin neredeyse yalnızdık. Orada, burada birkaç kuş vardı. Belki de birkaç başka küçücük hayvanlar.

Çantadan sehpa ve makinayı çıkarıyorum. Güzel bir makina. Gerçekten güzel. Çok güzel. Acaba güzel resimlerde çekiyor mu? Yukarıdan bakılıyor. Büyük resimler yapıyor. Dükkandaki bayan orta format resim yaptığını söylemişti.

Makineye yukarıdan bakıyorum. Resim çok güzel gözüküyor. Dajin’de. Klik yapmaya calışırken, arama da Dajin’in trabzanın üstünden atladığını görüyorum. “Oh!” diyorum. “Süper bir resim olacak! Çok güzel bir panorama önünde bir insanın ayakları köprünün trabzanı üzerinde.” Klik! … Umarım ayakları yakaladım, düşünüyorum iki saniye … sonra bağırıyorum: “Daajin!! Daaajin!! Kahrolası, ne yapıyorsun? O an Dajin’in vucudunun nasıl suya çarptığını duyuyorum. Biraz seslice tekrar bağırıyorum: “Daajin!! Daaajin!!! Duyuyor musun beni?” Hayır duymuyor beni. Bir şey yapamazdım artık. Hiçbir şey!

Bir süre sonra sinirlerim yatıştı yine. Dajin en azından bana elveda diyebilirdi. Onun yasamıydı ve onun kararıydı. Eger bana bir şey söylemeden asağıya atlarsa ben de kendisine yardım edemem.

Pazartesi günü hemen fotografçıya gittim. Resim fazla pozlanmıştı. İlkin köprünün asfaltı görünüyordu, sonra korkuluklar, arkasında her hangi fabrikaların baca kuleleri Dajin’in büyük sigaraları gibi yanıyorlardı. “Güzel bir hatıra!” diyorum kendi kendime ve Dajin’in ayaklarını o gün giymiş oldugu ve sevdigim en güzel ayakkabılarımla yokluğunu farkediyorum. Maalesef görünmüyorlar. Yazık aslında. Çok yazık. Gerçekten yazık …

Resmi büyüttüm ve simdi oturma odasında sezlongun önünde asılı duruyor, şayet birisi görmek istiyorsa. Belki de bir gün bir sergi açarım ve resime çok para verirler.

***

Kör komşum Lila’ya göre bu resimin cok büyük anlamı vardı. Lila senelerce sanat tarihi okumuş ve körleşene kadar birkaç doktora yazmış. Senede birkaç defa merdiven de görüşüyoruz. Yetmiş yaş üzerindedir. Kendisini son ziyaret ettiğimde resmi detaylı anlattım. „Bu resim bize fenomen „hiç”i, daha dogrusu “boş”u en açık bir şekilde açıklıyor. „Hiç” diye bir şey yoktur. Bir şey hep vardır. Kimileri görüyor, diğerleri görmüyor. Belki de “Boş”tan veya „Hiç”ten korkuyorlar. Bilmiyorum. Ama ben bu resimin arkasında exotik bir nefes estigini hisediyorum. Dajin’in ayaklarının görünmemesinin iyi olduğunu düşünüyorum. Bu nedenle eteresan oluyor. Ayaklarını görmüyorum, ama kokluyorum. Önemli olan da bu zaten. Sihirli, büyülü, doğaüstü gibi bir şeyi var.”

İşten eve geldigimde sezlonga oturur saatlerce ilk ve son fotografıma bakıyorum. Boşa bakıyorum, hiçe!!!

Berlin, 27. Kasım 1987

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s