Agape

Pazar günü. Ben de can sıkıntısı hiç olmaz. Saatlerce balkona oturup boşa, uçsuz bucaksız masmavi gök yüzüne bakmaktan zevk alırım. Karşıdaki otobüs durağıda herhangi bir şekilde enteresandır. O tip yine geliyor. Her pazar günü bu saatte aynı yerde kara saçlı, kırmızı elbiseli kadının otobüste inmesini bekliyor.

Kadın karşımdaki binada oturuyor. Adamın yanından geçiyor, kapının önünde dönüp adama bir göz attıktan sonra içeri giriyor. Adam aylardan beri onu öyle bekliyor ve şimdiye kadar kadın ile hiç konuşmadı. Kadın şimdi evinde. Pencereden bir şey asağı atıyor. Adam alıyor, kokluyor ve gidiyor.

***

Metroya gidiyorum. Metro ile sıkça giderim. Genellikle hedefsiz. Zaten nereye gideyim ki? Öyle boş, boş dolaşıyorum. Insanlara, cevreye bakıyorum. Metro ile dolaşmaktan hoşlanıyorum. Metroda kimler yok ki?

Metro geliyor. Ben metroya biniyorum. „Geri durunuz lütfen!“  Metro hareket ediyor. Metronun gittiği yöne doğru tam camdan oluşan kapının önünde duruyorum. Tunel oldukça karanlık. Bazı kablolardan başka bir şey görünmüyor. Kaç durak gittim acaba? Önemli değil. Sağ tarafımda karşı taraftan gelen Metro duruyor. Bir kadın diğer metronun kapısının camının arkasın da, tam karşım da beni izliyor. Aramızda iki kapının camları var. Gözlerimiz birbirine denk geliyor. Vücudumu bir gerilim sarıyor. Sanki cereyan vurdu. Bir ses bana : “O’dur ! Evet, O’dur !” diyor. Metro hareket ediyor. O’nun mu, benim mi? Bilmiyorum. Buda neydi? Fata Morgana? Orada gerçekten birisi duruyor muydu? Gelecek durakta hemen iniyorum, karşı tarafa geçiyorum ve metroyu bekliyorum.

Metro geliyor. Biniyorum. Nereye gidiyorum? O inmiş belki de gitmiştir. Nasıl göreceğim O’nu bir daha? Gelecek durakta insem mi acaba? Kimdi O? Bana çok güzel gülümsedi ve el salladı. Ne olmuş yani? Işte yine orada! Inanamıyorum. O’da geri geliyor. Neden acaba? Ben de mi geriye gitsem yine? El sallıyor. Gelecek durakta iniyorum.

Tasadüf mü yoksa kader mi?

Metro‘dan iner inmez O önüm de duruyor ve gözlerimin içine bakıyor. Uzun süre sonra çantasından kalem ve kağıt çıkararak adını ve numarasını yazıyor. Bana ufacık kağıt parçasını vererek “oldu!” dedi. Ben numarayı ve ismini okuyorum: Agape! O’dur! Diyorum kendi kendime. Evet, O’dur! Agape kayboluyor.

Akşam saat 21:oo’de Agape’ye Telefon ediyorum. Hiç şaşırmadı. Normalinde bir kadın bana numarasını verince birkaç gün sonra ararım. Ama Agape’de hemen aramam içgüdüsel olmuştu. O anlatıyor, ben dinliyorum. O bana erkeklerinden anlatıyor. Onunla şöyleydi, bununla böyleydi. Tam üç saatten sonra Telefonu kapatıyorum. O’dur! O’dur! diyorum ve yatmaya gidiyorum.

Pazertesi saat 21:oo’de tekrar arıyorum. Yine onun erkekleri üzerine konuşuyoruz. Bazen kimin ne olduğunu bilmiyorum. Birinci arkadaşın ismi Alex’tir, sonra birincinin değil, beşincinin ismi Alex’tir. O bir domuzdu. Diğeri bir Tanrı‘ydı. Ne bileyim. Karmakarı-şık.

Salı günü tekrar arıyorum ve birbirimizi yakından tanı-mamız, mümkünse buluşmamız gerektigini söylüyo-rum. O’da: „Hayır! Hayır! Dışarısı çok soğuk,” diyor. İstersen sen beni ziyarete gel. Ben sevincimden havaya uçuyorum ve hiç düşünmeden ne zaman ve nerede diye soruyorum. Ben zil çalacağım o aşağı inecek ve ona en yakın cafféye gidip bir şeyler içeceğiz.

Zil çalıyorum. Oldukça heyecanlıyım. Hava soğuk mu soğuk. Kışın tam ortası. Geliyor. Camlı kapıdan gölgesini görüyorum. Kapı açılıyor. Birbirimizi yukarıdan aşağı seziyoruz. Outfiti hoşuma gidiyor. Kırmızı ispanyol paçalı bir pantolon ve gögüslerini sımsıkı saran beyaz bir T-Shirt giymiş. T-Shirt’ün üstünde sag üst köşede gögüslerini okşayan bir kalbin resmi var. Bazi kadın elbiseleri olur ki, onlardan hiç hoşlanmam, adeta igreniyorum. Eğer böyle bir outfit olsaydı ne yapacaktım? Ondan şimdiki gibi hoşlanır-mıydım acaba? Kendisini daha tanımıyorum. Beni etkileyen şu an dış görünüşü ve enerjisidir.

Birbirimize bakmakla meşgulken aniden: „Yukarı çıkmaya ne dersin? Ben sakızlarımı unuttum.” diyor. „Okay!” diyorum. „O zaman yukarı çıkalım!”

Yukarıda, iki odalı evinde ışık yanıyor ve lavanta kokuyor. Lavantaya bayılırım. Giriş kapısının sol tarafında eski bir koltuk ve önün de küçük bir masa vardır. Koltuğa oturuyorum. Güzel ve orta dereceli bir ev.

“Birsey içmek ister misin?”
“Evet! Su. Musluk suyu …”

Bana bir bardak su verdikten sonra elinde bir sürü şiir ile karşıma oturuyor. Siirler beyaz kağıda mavi mürekkep ve çok eski bir daktilo ile yazılmış, öyleki kağıt coğu yerde delinmiş. Ben siirleri ellemeyeceğim, sadece onun bana verdiklerini okuyacağım:

„Seni hisetmek,
saçlarını vucudumun üstünde,
beni okşamak,
mutluluğu bir an için tadmak,
sonsuzluğu gördüm gözlerinden
sevgiyi içtim ilk olarak”

Okay. Sanki hiçbir şey okumamış gibi yerimde cool duruyorum ve “Güzel. Gercekten çok güzel” diyorum, ama aslında şiiri pek beğenmedim. Arayıp taradıktan sonra “işte burada, bunu al oku ve nasıl düşünürsen düşün, nasıl anlarsan anla!”

“Kendimi sana açıyorum,
denizde kabaran sular gibi,
seni yaşamın sonuna kadar seviyorum”

“Çok güzel”, diyorum. “Gerçekten çok güzel. Sen mi yazdın?” Derin gözlerimin içine bakarak yanıma, sert koltuğun üstüne oturuyor. Bir elimde şiirleri, diğer elimde titreyen su bardağıyla: “Okay! Gidiyor muyuz?” diyorum.

Köşebaşındaki bir cafféye gidiyoruz. Çok eski filmleri gösteren bir sinemanın caffésidir. Zamanla ögreniyorum ki Agape artisttir. Sekiz kardeşi vardır. Tüylerim ürperiyor. Belki de soğuktandır. Yedi kız kardeşi bir tanede erkek kardeşi vardır. Kız kardeşlerinin coğu sanat ile ugraşıyor. Erkek kardeşi bir seneden beri hapiste. On dokuz yaşında sınıfında birinin kellesini keserek öldürmüş. Kız kardeşlerinin ikisi uyuşturucu bağımlısı. Diğeri bir şey yapıyor, öbürleri bir şey yapmıyor.

Cafféde içmek için bir şey ısmarlamak istiyoruz. İlkin bir şarap ısmarladı. Sonra şarap yerine bir çay istedi. Bir türlü karar veremiyor. Garson üçüncü kez geliyor. „Ah! Ben bir şey istemiyorum!” diyor. „Bugün olmasın!” Okay! Saat geç oldu ve gidiyoruz. Kapının önünde vedalaşmak istiyoruz. Uzunca birbirimizi yokluyoruz. Yukarı çıkıyoruz.

Birinci katta oturuyor. Çok huzursuz. Yerinde dura-mıyor. Odanın içinde gelip gidiyor. Şimdi de odayı temizliyor. Ben sert koltuğa oturmuş onu gözlemliyorum. Önümde gördügüm, iyi ve güzel bir insandır. Böylesi bir kadın karşısında ben oldugundan üç kat daha utangaç olurum.

Agape elektrik ışığını kapatıyor. Üç mum yakıyor. Romantik bir atmosfer oluşuyor. Atmosferden hoşlanıyorum. “Ne dersin, yatalım mı?“ diye soruyor. “Tabii, istiyorsan yatabiliriz.” Ben sert koltuğa elbiselerimle uzanıyorum. „Ne yapıyorsun?” diyor. „Yanımda yatakta yatmak istemez misin? Hem sonra koltuk çok sert!” „Evet, haklısın!” diyorum ve onun yanına, sağ tarafta yatağa uzanıyorum.

Agape, yataktan çıkıyor, yarı çıplak pencereyi açıyor. Hava soğuk mu soğuk. „Ben başka türlü yatamam! Benim temiz havaya ihtiyacım vardır!” diyor. Yarı karanlık oda da bana bakıyor ve „Hey! Sen benim kardeşime benziyorsun! Belki de seni kardeşim gibi sevmeliyim” diyor ve uzanıyor yüz üstü yatağına. Ben sol elimle onun sırtını okşamak istiyorum. “Hayır!” diyor. „Yatalım.” „Tabii!” Özür diliyorum. “Yatalım!” diyorum. Ama yatamıyoruz. Gerilim yüksek. Saat sabah 6:00′yı gösteriyor.

Tekrar konuşmaya başlıyoruz. Agape akar su gibi noktasız, virgülsüz anlatıyor: Sevgi, sevgi ve takrar sevgi. Tuvalete gidince; „Arkamdan bakma! Ben erkekleri tanıyorum” diyor. İstediginiz tek sey sex! Agape’nin poposu kutsaldır. Bana „Başka yere bak! Başka yere bak!” diyor.

Sabah saat 14:oo. Gözümüze anlatmaktan uyku girmedi. Iyi ki serbest çalısıyorum. Işe gideceğime Agape ile eve gittim. Oldukça iyi eğleniyoruz. Şaka yapıyoruz, anlatıyoruz, su içiyoruz.

Mutfaktayız. Bir an dolabın önünde gözlerimiz birbirini faxlıyor. Kimse bir şey söylemiyor. Dakikalar geçiyor. Sanki bana gözleriyle “Haydi gel! Öp beni!” diyor. Cesaret edemiyorum. Taş gibi yerim de duruyorum. Kendimi geri çekiyorum. Su kaynıyor. Çay yapıyoruz: Lemongras. Agape anlatmaya devam ediyor. En çok Marcus’dan bahsediyor. Marcus’tan başka kimseyi istemedigini söylüyor. Biliyor. Bir gün muhakkak Marcus ile yine beraber olacaklar. Marcus’u Tanrı’ymış gibi kutsuyor. Marcus kız arkadaşını veya başkasını sevmiyor. Marcus sadece Agape’yi seviyor. “Bizim ayrılmamız belki de olmalıydı” diyor.

Akşam beraber sinemaya gidiyoruz. Biz sadece evde olan ekmeği, patetesi, meyve ve sebzeyi yiyiyoruz. Agape vegandır. Süt ve yumurtayı da yemeyi reddediyor. Onun için onunla yemeğe gitmek çok zor. Eğer bir yerde vitrinde et görürsek, “Bak!” diyor, “ceset! Siz ölü hayvanları yiyiyorsunuz!”

Büyük odadayız. Ben de üç mum yakıyorum. Büyük oda 35 metrekare büyük ve yok denecek kadar az mobilya vardır. Ben, Agape, köşede yatak ve üç mum ile üç koltuk. Kocaman pencereli oda da bir iki resim ve çiçekten başka bir şey yok. Mum ışıgıyla çok güzel bir atmosfer oluşuyor. Agape anlatıyor ve anlatıyor: Erkekler, erkekler, erkekler …

Agape yirmi altı yaşındadır ve anlattığına göre tam yirmi dört erkek ile birlikte olmuş. Bunların en genci yirmi yaşındaymış. Agape onunla yatınca on beş yaşındaymış. En yaşlısının yaşını bana söylemiyor. Belki sonra. Onu hisedince yirmi yaşındaydı.

Bunlardan birisini Tanrı olarak algılamış. Onun bir meyhanesi varmıs. Meyhaneye girince sahibini görme-den meyhanenin atmosferine göre ona aşık olmuş. Atmosfer o kadar güzelmis ki onu ne pahasına olursa olsun tanımak istemiş. Onu tanıyınca O’da Agape’ye hemen aşık olmuş. Adam tam altmış altı yaşındaymış. O’ydu diyor. Bir O böyle bir böyle atmosfer yarata-bilirdi. Başka kimse bunu yapamazdı. Agape olay çoktan kapanmasına rağmen onu halen yüceltiyor. Adamı neden terk ettiğini bana söylemiyor.

Saat gece 3:oo. Cok yorgunuz. Bir evvelki gece yata-madık. Agape tutuyor sağ elimi koyuyor kalbinin üzerine ve yatıyoruz.

Salı, sabah saat 9:oo. Ben uyanmışım ama daha yataktayım, düşünüyorum. Agape uyanmış eşyalarını giymiş önüm de duruyor. Ben yataktan kalkıyorum, sıcakça kucaklasıyoruz ve Agape gidiyor. Her şey bir rüya gibi geliyor bana.

Öğleden sonra zil çalıyor. Agape gel yemeğe gidelim diyor. Asağı iniyorum. Merkezde asyalılara ait bir büfeye gidiyoruz.

Kuyrukta uzun süre bekledikten sonra sıra bize geliyor. Garson’da Agape gibi küçük biridir ve kuyruğun uzun olmasından dolayı oldukça heyecanlıdır. Agape bir detektif gibi yemeklerin içinde ne olduğunu öğrenmek istiyor. Garson, Agape’nin her sorusuna cevap verecek konumda değildir. Her sorulan soruyu geçiştirmek ister ve Agape’ye pek iyi davranmaz. Her yemekte muhakkak bir şey vardır: Yumurta, et, süt ürünleri vs. Garson Almanca da pek iyi bilmiyor. Biz ne diyorsak o ters anlıyor. Arkamızda kuyrukta bekleyenler sinirden patlayacaklar. Ses uğultularını duyuyoruz. Bazıları gidiyorlar. Gürültü. Ve Garson Agape’ye dayanamayıp her şeyi bırakarak mutfağa gidiyor. Önümüzde çatal-bıçak kutusu duruyor. Aniden Agape’nin mutfak kapısına doğru şimşek gibi bir şey fırlattığını görüyorum. Garson sağ gözünde bir bıçakla mutfağın kapısında duruyor. Ben ne olduğunu henüz anlamamışken Agape kolumdan tutarak: ”Hey! Hadi kaçalım! Bu bir götverendir!” der demez hemen büfeden dışarı fırlıyoruz ve son nefesle koşuyoruz.

Evde yine çay içiyor, patetes, sebze ve meyve yiyiyoruz. Agape yine her şeyden cok sevdigi Marcus’dan anlatıyor. Kendisini kırık bir pilak gibi tekrarlayıp durmaktadır.

Akşam geç vakit. Aramızdaki gerilim oldukça yüksek. Agape pencereye gidiyor, havanın çok soğuk olmasına rağmen pencereyi tam açıyor ve o anda karsıdaki kadını görüyor … Kadın yarı çıplak elbise degiştiriyor:

“Bahse girerimki o bir oruspudur!” diyor. “Neden?” diyorum.
“Bir arkadaşı var mı?”
„Bilmiyorum. Belki”
“Ne belki? Sen bilmiyor musun?”
“Hayır! Bilmem mi gerekiyor?”

Agape benim onun yanına gidip gitmedigimi ögrenmek istiyor. “Hayır!” diyorum. “Daha değil!” Sessizlik. Kimse bir şey söylemiyor. Agape pencereyi kapatıyor, bana dönüyor ve gözlerimiz birbirine denk geliyor. İki vahşi hayvan gibi birbirimize saldırıyoruz. Bitmek bilmeyen bir gece başlıyor.

Iki hafta gecmisti. Sanki Cennet‘teyim. Inanılmaz dere-cede asığım. Aşkı nasıl anlatabilirim ki? Aşkı yaşayan bilir.

O yine erkeklerinden anlatıyor. Oldukça çok anlatıyor. Sesimi çıkarmıyorum. Boş veriyorum. Anlatsın diyorum. Belki de ihtiyacı vardır. Sanki terapi yapıyor. En son hep Marcus gelir. Marcus şöyleydi, Marcus böyleydi, onu acayıp yüceltiyor ve ona sanki tapıyor. Bir gün mutlaka yine beraber olacaklar. „Peki ya ben?” diye soracaktım. Sonra vazgeçiyorum. Agape geç-mişte yaşıyorken ben şimdiki zamanın tadını çıkarıyorum. Onun geçmişi beni fazla ilgilendirmiyor. Ben sadece dinliyorum. Doğrusu dinlemekten hoşlanmıyorum ama kendisini kırmak istemiyorum. Bazen de düşüncelerime dalıp gidiyorum. Ona bakıyorum, onun güzelliğini, anlatış biçimini seviyorum.

İki gündür evdeyiz. Yiyecegi Telefonle ısmarlıyoruz. Tam istediğim gibi. Sevdigin bir kişi ile “BIR” olmak. Ben ve O! Başkada kimse yok. Her saat, gece ve gündüz beraberiz.

Mutfaktayız. Çay iciyoruz. Yine onun erkekleri. Agape sanki kendi kendisine konuşuyor. Diyalog degil, monolog var. Anlatsın diyorum. O kadar cok erkek hayatında var ki, bu genç yaşta inanamıyorum. Sevgiden ve erkeklerden başka hiçbir sey anlatmıyor. „Kürdistan!” diyorum. „Ah! Kürdler!” diyor. “Kendileri suçlu. Onlar üzerine anlatmaya değmez. Onlar ilkin birlik olsunlar, bir cepheden dişe diş savaşsınlar. Ama bölük pörçük kimse onları muhatap almaz.” Agape, Almanya’da doğuyup büyümesine rağmen Kürdce ve Türkcesi benden çok daha iyi. Anne ve babası evde Türkce’nin yanında Kürdce de konuşurlarmış. Aga-pe’nin ailesinden başka Kürdler ile hiçbir ilişkisi yoktur. Ben onun ilk Kürd arkadaşıyım. Diğerleri Alman ve başka millettendirler.

„Peki ailen? Ailen senin yalnız yaşadığına nasıl düşünü-yorlar? Yani bir Kürd kadını olarak?”

“Nasıl düşünsünler? Benim yaşamım bana ait. Babam bir ara karşı çıkıyordu. Ama bizde hepsi böyle. On altı yaşındaki kız kardeşimden başka kimse onların yanında yaşamıyor artık. Sonra benim özel yasamımdan onlara ne?” Gerçekten de kardeşlerinin yarısı Münih’ten Berlin’e taşınmıştı ve hepside yalnız yaşıyorlardı. Ama hepsi birbirleriyle ilişkideydiler ve iyi anlaşıyorlardı.

Cuma günü. Büyük odadayız. O yine her zaman ki gibi erkeklerinden anlatıyor. Marcus, Alex, Ayper, yaşlı adam, Peer kimler yok ki? Inanamıyorum. Sonra ilk aşkından anlatıyor. O yirmi, kendisi on beş yaşınday-mış. Sevdiğinden değil, evden çıkmak için onunla evlenmiş. Ondan igreniyorum diyor. O bana hakaret etti, beni oldukça ezdi. Kuzeniydi. “Yaşadığımız üç sene tıpkı bir Cehennem gibiydi” diyor. Agape on sekiz olunca evden kaçıyor ve Münih’te o meyhanesi olan yaşlı adama sığınıyor. Ama ona aşık olduğum için sığındım diyor. Elinde gelse ilk aşkını öldürecek. Hatta ondan hamile olmuştu. Sonra ondan çocuk istemedi ve cocuğu aldırttı. Bu Agape’yi cok yaralamıştı.

Agape bazen öyle hızlı ve karmakarışık anlatıyor ki, ben kimin kim olduğunu, neyin ne olduğunu ayırt edemiyorum. Enerji dolu bir kadın. Bazen sessizlik oluyor. Kimse bir şey söylemiyor. Gözlerimiz birbirine denk geliyor ve saatlerce bakışıyoruz. Diller susuyor, gözler konuşuyor. Cep Telefonu da olmasa saatlerce birbirimizi gözleyecegiz. Bu kadar SMS ve Telefon edilen insana, insan pek nadir rastlar.

Telefon sessizligi bozduktan sonra o yine anlatıyor: Sevgi ve erkekler. Konuyu değiştirmek için ben de bir şey söyleyeyim dedim. „Acaba,” diyorum „benim arkadaşlarımdan kim ilkin bizim beraber olduğumuzu ögrenecek? Biz iki haftadan beri beraberiz, ben daha kimseye bir şey söylemedim.” Sonra düşünüyorum ve Dorothee diyorum. Dorothee’yi iki sene evelli tesadüfen chatte tanımıştım ve çok iyi arkadaş olduk. Dorothee o zaman on dört yaşındaydı. Daha çocuktu, beni abisi gibi sevmeye başladı. Ben şimdi onun bütün ailesini tanıyorum. Dorothee şimdi on altı yaşındadır ve biz birbirimizi kardeş gibi virtuell çok seviyoruz. Ben de Agape’ye bunu anlattım. Ilk olarak dedim, Dorothee ilişkimizden öğrenecek. Eminim O çok sevinecek. Bunları söyler söylemez, Agape ayağa kalktı, çay bardağını büyük bir şiddetle yere vurdu, bana son sesiyle bağırarak “domuz” dedi ve eşyalarını toplayarak çekip gitti.

Ben neye uğradığımı şaşırdım. Ne yanlış yaptım diye düşündüm. Pesine takıldım, Agape durmak bilmiyor.

Dorothee ile her şey çok harmoniktir. Biz ruhsal akraba gibiyiz. Birbirimize her şeyi anlatırız. Aramızda gercek bir virtuell arkadaşlık vardır. O ergenlik çağına gelsede beraber olacağım bir kadın değildir. Belki de Agape bundan korktu. Ama Agape’yi anlamak zor. Bana günlerdir hep erkeklerinden anlatıyor, şimdi ben bir arkadaşımdan anlattım -ki aramızda hiçbir şey yok- pılı pırtısını topladı ve çekip gitti. Bunun nedenini öğren-meliyim.

Akşama doğru sarılıyorum Telefona. Halen bana çok kızgın. Uzun bir konuşmadan sonra, sen ona neden „tatlı” veya „güzel” dedin diyor. „Eminim ki o burda olsaydı, sen onunla yatağa giderdin!” Ben ne kadar hayır dedimse de para etmedi. Bana Dorothee’den ilişkini keseceksin dedi. İyi keserim dedim. O yinede bana sen benim sana inandığım gibi “masum” değilsin dedi. Ama akşama doğru bana geldi. Ben de yattı. Birbirimize el sürmedik.

Ertesi gün hava güzel değildi. Dolu ve yağmur karışık yağıyor, şimşek çakıyordu. Agape eve gidiyor ve bana Telefon ediyor. Senin gözlerinden ilk başta gördü-lerimi bu sabah görmedim diyor. Kararını ver! Ya Dorothee, ya da ben. Ben ona Dorothee ile aramda mail arkadaşlığından başka hiçbir şeyin olmadığını tekrar ve tekrardan anlatıyorum. Kim bilir Dorothee kimdir? Belki de yaşlı bir ninedir. Onun gönderdiği fotografların hepsi calıntı veya gençlik fotografları olabilir. Internet ‘virtuell’ dünya gibi bir şeydir. Ama Agape’nin anladığı yok. Agape Dorothee’yi hiç ismiyle anmaz. Ona ya on altı yaşındaki “oruspu”, ya da “Elefantgötlü” der. Bana kötü olan bütün sözleri yasaklamıştı. Ben “boktan” kelimesini bile kullana-mıyordum. Sana yakıştırmıyorum diyordu hep. Şimdi de kendisi bana, Dorothee’ye hakaret ve küfür edip duruyor.

Pazar günü birbirimizi yine Tanrılar gibi seviyoruz. Sanki hiçbir şey olmamış gibi. Pazartesi işe gidiyorum. Her şeyin düzeldigine seviniyorum. Bu ilk döğüşmemizdi ve inşallah ikincisi olmaz diyorum. Ben ilişkiler de barış insanıyım. Bir insan bir insanı sevdigin de sadece sevmeli ve katiyen döğüşmemeli diye düşünüyorum. Anlayış, tolerans olmalıdır. Birbirini aşağılamak, bağırmak, çağırmak, küsmek, kırmak olmamalıdır. Ben de bunu isteyen benimle olamaz.

Akşam eve geliyorum. Benim odam da hiçbir şey yerinde değil. Agape herşeyi değiştirmiş. „Feng Shui!” diyor. Sesimi cikarmıyorum. Olsun diyorum. Feng Shui! Neden olmasın? „Senin evinde cok negatif enerji var” diyor. “Onun icin hepisini degiştirmem gerekti.” Agape çok negatif ve positif enerjiden, hislerden bahsediyor. Onun ne istedigini bir türlü anlayamıyorum. Ama ona deli gibi aşığım. Bunu biliyorum. Birgün Marcus ile beraber olacağını bana günde onlarca kez söylüyor. Ben bir şey söylemiyorum. Dorothee’ye mail yollamıyacağım artık. Eğer Agape için bir şey hisedi-yorsam ve oda öyle istiyorsa yapmamalıyım diyorum. Ben Agape’nin bu davranışını çocukça buluyorum, ama olsun diyorum. Durumu Dorothee’ye izah ediyorum. Dorothee anlayışlıdır. Agape’ye söz verdigim için Dorothee ile ilişkimi kesiyorum.

Ertesi gün işe gidiyorum. Agape evde yalnız. Işyerime Telefon ediyor. Dorothee ile yazıştıgım mailleri okumuş. Bana aklına ne geliyorsa söylüyor. O işyerime gelmesin diye eve gidiyorum. Adres defterimdeki bütün kadın isimlerinin hepsini adresiyle birlikte bir eddingle okunamayacak şekilde silmiş. Benim ondan başka hiçbir kadın ile ilişkim olmayacak. Kendisini anlamıyorum ve ne diyeceğimi bilmiyorum. Tanıştığımız aşağı yukarı bir ay oluyor. Hergün Marcus’u sevdigini söylüyor. Analşılan beni sevmiyor. Peki bu benden şimdi ne istiyor? Anlamak istiyorum.

Agape artisttir ama artistlik ile herhangi bir ilişkisi yoktur. Agape’nin ilk okul diploması dahi yoktur. Münih’te iki senelik bir artistlik okuluna gitmiş ve iki kısa film de kücük roller almış, hepsi o kadar. Başkada bu yönde hiçbir şey yapmamış. Geçimini sosyal daireden sağlıyor. Bu tabii yetmiyor. Münih’te Wolfgang adında bir adam ile tanışmış. Adam ellinin üstünde ve maddi durumu iyiymiş. Agape’nin anlattığına göre o adam ona her ay bin Euro kadar para yardımında bulunuyor. Adam cok iyiymiş. Doğrumu yalan mı bilmiyorum. Ben calışmama rağmen Aga-pe’nin bazen benden çok daha parası olurdu.

Agape ile tanıştım tanışalı hiç yalnız olmadık. Gece gündüz beraberiz. Bu aslında çok iyi ama o komik davranışları olmasa daha iyi olur. Ben iş güç sahibiyim. O hiçbir şey yapmıyor. Sorumluluk nedir bilmiyor. Bu durum bana cok sıkıcı geliyor. Bazen geceleri yatırtmıyor. Sanki ben de onun gibi calışmıyormuşum gibi davranıyor. Sesli müzik açıyor, dans ediyor, anlatıyor da anlatıyor. Benim uykusuz kaldığım onun umrunda değil. Birçok kez yarın işe gitmem lazım dedimse de hiç aldırış etmiyor. Coğu kez uykusuz işe gitmek zorunda kaldım.

Akşam birbirimizi sevdik. Her şey yolundaydı. Yanlış bir hareket yapmış olmalıyım ki, çok fena şekilde belim ağırmaya başladı. Ben de ertesi gün Agape ile doktora gittim. Doktor bana bir iğne yaptı ve ağrı ilaçları yazdı. Ilacı almak için eczaneye gittik. Eczacı bayan çok iyiydi. Eczanede Agape’nin yüzü değişmeye başladı. “Her şey tamam mı?” dedim. „Tamam” dedi. Eve geldik. Ben yerimden kımıldayamıyorum. Ama Agape beni rahat bırakmıyor. Aniden bana sağ eliyle sert bir şamar vurdu. “Sen” diyor, “eczacı kadına kafayı taktın. Onun için benimle yatmak istemiyorsun.”  Ben: „Hayır! Benim belim ağrıyor, eczacı kadınıda nereden çıkar-dın?” diyorum. “O zaman sen onunla niye flirt yaptın?” “Ben mi? Flirt mü? Sen yanılıyorsun!”
“Hayır ben yanılmıyorum. Kredi kartını neden unuttun?”

“Bayağı unuttum”

“Neden kadına çok iyi davrandın?

“Ben hep öyleyim!” der demez. Peş peşe indiriyor şamarları. Belim de ağırmasa. Tamam diyorum Agape’ye. Eşyalarını al ve hemen defol! Seni burada bir daha görmek istemiyorum. Agape’nin bana yapmadığı hakaret ve küfür kalmıyor. Eşyalarını alıyor ve gidiyor. Ben bir yandan cok üzgünüm ama diger yandan oldukça rahatlıyorum. Bu da neydi diyorum? Iyi, güzel ama bu kadarı da olmaz. Onun ile ilişkimin artık bittigi-ni düşünürken zil çalıyor:

“Kim O?”

“Kim olacak? Hadi numara yapma aç kapıyı!”

Agape geliyor içeri, sarılıyoruz birbirimize ve sanki bir şey olmamış gibi davranıyoruz. Mutfağa gidiyoruz, her zamankisi gibi çay yapıyoruz. Agape eğer bir şey kafaya koyduysa onu ne pahasına olursa olsun yapması lazım. Yine başlıyor. Söyle bana diyor, eczanedeki kadın güzel miydi? Ben kadının yüzünü gözünü hatırlamıyorum. Hele vücudunu hiç görmedim, önlük giymişti. Önlük giymeseydi de bu sorular ne oluyor? Sinirlerim atmaya baslıyor? Bu aptalca sorulara dayanamıyorum ve lütfen diyorum. Bak biz anlaşmı-yoruz, iyisimi biz iyilikle ayrılalım der demez yiyorum yine peş peşe indiriyor şamarları. Kendimi savunmak-tan başka bir şey yapmıyorum. Ama Agape’nin yaptığı inanılmaz derece de bir hastalık. Böylesi birine ilk olarak denk geliyorum. Detektif gibi her şeyi soruyor, soruşturuyor. Oysa onunla bazı günler o kadar güzeldir ki, insan gerçek olduğuna inanamıyor. Şimdi gece yarısı olmuş biz bütün gün eczanedeki kadını tartışıyoruz. Oysa benim o kadın ile uzaktan yakından hiçbir ilişkim yok. O herhangi birisidir. Agape’nin durumunu anlayamıyorum.

Ayrılmak tabii en basit yol. Aslında ben ondan ayrılmak istemiyorum. Ama onun benim her şeyimi detektif gibi soruşturması, adeta mercek altına alması beni oldukça rahatsız ediyor. Ben onun ile sokakta da bile yürüyemiyorum. Yanımda geçen ya da oturan her “güzel” kadına: “Niye baktın ona?” diyor ve basıyor küfürü ya da döğüyor beni. Artık öyle olmuş ki sokakta döğüşmesiz, hakaret ve küfürsüz yürüyemiyoruz. Benim O yöne bakmam yeterli, öyleki artık sağıma soluma bakmaz oldum. Yürürken hep önüme bakıyorum. Acayıp rahatsız oluyorum böyle yürümekten. Agape’ye ne oldu ben de bilmiyorum. Erkeklerinden artık anlatmıyor. Bir Marcus kaldı. Marcus ile iki kez yatağa gitmiş, pek güzel değilmiş, ama Marcus bana karşı sevginin ne olduğunu biliyormuş … Oysa benim kafamda sadece sex vardır, sevgi denilen bir şey yoktur. Onun aradığı sex değil, sevgidir. Sade sevgi arıyorum diyor, başka bir şey değil. Bana, senin Hz. Isa gibi olmanı isterdim diyor. Ama gerçek olan benim Hz. Isa gibi olmadığımdır.

Gece yarısı bu da ne oluyor, anlayamıyorum. Neden döğüşüyoruz. Bana yetiyor. Sinirlerime hâkim olamıyorum. Kalkıyorum, alıyorum başını ve birkaç kez beyaz duvara vurmak istiyorum. Ama yapamıyorum. Bir kadın döğülmez diyorum. O beni durmaksızın döğüyor ve ağzına ne geliyorsa söylüyor. Sonra iki elim boğazına uzanıyor. Kontrolü tamamen kaybediyorum, vuruyorum sirt üstü yere. Kuvvetsiz, ince ve zayıf birisini döğmek bana yakışmıyor, biliyorum. Öldü ölecek. Gerçekten öldürmek istiyorum. Ses çıkarmıyor. O an da gözlerimiz birbirine denk geliyor. Ellerim hafifliyor, dizlerim gevşiyor. Nefesinin sesini duyuyorum. Dudaklarımız birbirine yanaşıyor. Ve delicesine öpüşüyoruz. Ne oluyor anlayamıyorum. Ben domuz birimiyim? O zaman beni hemen terketsin. Ama o zamk gibi yapışmış bana bırakmıyor. Yine sanki bir şey olmamış gibi anlasıyoruz. Yatmaya gidiyoruz.

Ama bu kadın beni deli edecek. Ben onunla yaşamak istemiyorum. Bunu her buluştuğumuzda söylüyorum. Ama O beni her şeyden çok sevdigini söylüyor. Ya Marcus diyorum? Marcus ne olacak? Insallah Marcus’a geri gidecek diyorum. Ama hayır! Yanıldığını söylüyor. Bir ben ve başkada kimse yok diyor. Ama ben de Hz. Isa gibi olacağım. Sadece onu seveceğim. Başka kimseye ne bakacağım, ne de ondan başka kimseyi isteyeceğim.

Agape her şey biliyor. Teakwan-do, Karate, Kick-Box. En ufak bir şeyde elini kaldırıyor ve “vurayım mı?” diyor. Arsız bir çocuk gibi. Ben de korkudan ve tedbirden bir adım geri gidiyorum. Halbuki bana zoru gitmeyecegini biliyor. Nede olsa benden cok küçük ve cılız. Ben de pek büyük ve kuvvetli bir tipik erkek değilim. Belki de beni bu nedenle zayıf görüyor ve ondan dolayı bana hep saldırıyor.

Dün sessiz geçti. Harmonik bir atmosfer vardı. Sanki her şey düzelecek gibiydi. Bugün eski bir kız arkada-şımın resmini gördü. Bütün gün eve gelmedi. Inşallah hiç gelmez dedim. Ama yine geldi. Bana söylemediği kötü laf kalmadı. Ne yapacağımı şaşırmışım. Hergün muhakkak bir şey bulacak. Ne yapacağım? Agape’den nasıl kurtulacağım? Bilmiyorum. Başıma bela aldım. Aslında tüm bu olumsuzluklara rağmen kendisini halen seviyorum. Bazen ayrılmakta istemiyorum. Ama o bana yaptığı hakaret, küfürler ve saldırılardan yaşamımı zehir ediyor. Yapacağımız tek şey ayrılmak. Ama olmuyor. Döğüşüyoruz. Eve gidiyor. Diğersi gün tekrar geliyor. Ben kötüleştikçe, ona kızıp onu aşağıladıkça o beni sevdigini söylüyor. Belki de bir mazoşisttir. Bilmiyorum. Ama iki insan anlaşmıyorlarsa birbirlerini ne kadar severlerse sevsinler ayrılmak mecburiyetindedirler. Agape tam tersini seviyor. Biz sevdigimiz icin döğüşüyoruz diyor. Her şey de positiflik arıyor.

Haftasonu iş nedeniyle Hamburg’a gittim. Agape durmadan arıyor. Sanki kayboldum ve bir daha da geri gelmeyeceğim. Üc hafta sonra ilk kez iki günlügüne yine yalnızım. Yalnızlığın bu kadar güzel olduğunu bilmiyordum.

Pazar akşamı geri geliyorum. Agape beni İstasyondan alıyor. Bir çok negatif enerjiye rağmen bana gidiyoruz. Agape en çok sevdigi konusuyla başlıyor. Sevgi, sevgi, sevgi. Bu defasında yine Hz. Isa var. Agape ben Hırısti-yanım diyor ve fanatik bir Hz. Isa hayranıdır. Hz. Isa hiçbir kadın ile yatmadı ve insan onun gibi olmalı diyor. Nasıl olur diyorum. Eğer kimse kimseyle yatmazsa bizde dünyaya gelmezdik diyorum. “Gördün mü?” diyor. „Sen yine sex düşünüyorsun. Tipik erkeksin. Ben aslında Hz. Isa’yı seviyorum, çünkü o boktan erkekler gibi değildir. O kimseyle yatmadı.” Ben de “Nereden biliyorsun?” diyorum. O yine kızmaya başlıyor ve bana bir erkeğin düşüncede kız arkadaşını kandırmasının ne kadar kötü olduğunu anlatıyor. „Eğer sen” diyor „Hamburg’da güzel bir kadın gördün ve düşüncede onun ile yatmak istedinse sen bir super domuzsun!” Ben de bir insanın başka bir insanı arzulamasının normal olduğunu anlatmaya çalısırken yine yiyorum tokatı. „Domuz, aptal, hayvan, eşek” diyerek saldırıya geçiyor. Ben kendimi sadece savunuyorum. İyi ki cepi vardır. Onun cep Telefonundan nefret ediyorum ama o çalınca hemen gidiyor. SMS! Peş peşe. Kimler yok ki? Rene, Beat, Oliver, Remi. Kendisi bu erkekler ile yanımda istedigi şekilde flirt yapıyor, ben ses çıkarmıyorum, ben düşüncemi açıkladım diye beni yiyecek. Beni bir terk edip bunlardan biriyle gitse bari!

Agape’nin bir tek kız arkadaşı dahi yoktur. Kız kardeşleri var ama onlarlan da sık sık görüşmüyor. Görüştüğü ve Telefonlaştığı hep erkekler. Onun sonsuz erkek arkadaşı olabilir. Ama benim mail arkadaşım dahi olamaz. Işte adalet dedigimiz şey bu olsa gerek!

Yaptığımız konuşmalar SMS ve gelen Telefonlardan çok kez kesiliyor. Ben kalkıp yatağa gidiyorum. Oldukça yorgunum.  Ama bana rahat yok. Agape’de yatağa geliyor. Aynı tartışmayı yeniden başlatıyor. Ben sesimi çıkarmıyorum. Bir o konuşuyor. Tek isteğim ondan kurtulmak. Ama nasıl?

Telefon geliyor. Beat! Beat ile sinemaya gitmek istiyorum diyor. Seviniyorum. İnşallah Beat ile bir şeyler olur diyorum. SMS geliyor. Cevaplayınca hep deli dana gibi gülüyor. Nihayet gidiyor.

Ertesi gün bana bir performancedan bahsediyor. Gelecek hafta olacakmış. Konusu belli degilmiş. Parça bir galeride kendiliginden gelişecekmiş. Bir resim sergisiymiş, sergiden dolayı vernissage ve perfor-mance beraber oluyormus. O da orada Rene ile birlikte oynayacakmış. Doğrusu sevindim. Bana: “Sen gelmesen iyi olur” dedi. „Kim bilir Rene ile ne oynayacağız?“ Gitmedim. O Rene’yi tanımak için evine yemeğe davet etti. Sadece yemek onunla olacaktı, onun positif enerjisini hisetmek için bu yemek olmalıydı ki ikisi güzel oynayabilsinler. Gece yarısı bana geldi. Rene ile herkesin önünde sevişmişler. „Ne var yani?” diyor. „Bu normaldır. Ben artistim. Ama sen yapamazsın. Sen benden başka kimse ile sevişemezsin ve kimseyi isteyemezsin” diyor. Şarhoştur. Agape sarhoş olunca yer yerinden oynar. Bir dans eder, bir şarkı söyler, pencereyi açar pencereden bağırır, neler yapmaz ki? En çokta bana bağırır. Ben susuyorum. Arada bir yatıyorum. O çok sesli olunca tekrar uyanıyorum. Benim onu dinleyip dinlemedigim onun hiç umrunda değil. O genelde çok sesli bir insandır. Ben yatıyormuyum, komşular mı varmış, onu hiç ilgilendirmez. Sanki bir ada da yalnız başınadır. Bir radyo gibi konuşup durmaktadır. Gülüyor. Gülmekten bayılıyor. Sabah saat 5:00.

Ben yorgunum. Derin uykudayım. Aniden bağırarak: ”Biz birbirimize uymuyoruz!” duyuyormusun beni alçak domuz herif!” Ben ilgilenmiyorum, devamla yatmak istiyorum. O „Hey!!! Duyuyor musun beni?” Ben derin uykudaymışım gibi davranıyorum. Sonra bana beraber oldugumuz sürede iki kişi ile yatttığını söylüyor. Ben bir şey söylemiyorum ama yatamıyorum da. Ben kalkıyorum, elbiselerimi giyiyorum biraz temiz hava almak için dışarı çıkıyorum. O da geliyor. Biz bir şey söylemeden geziyoruz. Kilise’ye varır varmaz ben „Bizim ayrılmamız lazım,” diyorum. Keşke demeseydim. O elindeki şemşiyeyle bir sağıma, bir soluma, başıma ve her yerime vuruyor. Ben kaçıyorum. O peşimde. Arabaların arasına saklanıyorum. Deli gibi beni arıyor. Geçen her kese beni soruyor. Ben de kondisiyon yok artık. Bir çocuk parkında kusuyorum. O geliyor bir banka oturuyor ve beni bekliyor.

Caresizim. Polis mi çağırsam? Ama ne yapabilirler ki? Ben eve dogru yavaş, yavaş yürüyorum. O peşimde geliyor. Kapının önünde bekliyorum. Ben anahtarlarımı kaçarken kaybetmiş olmalıyım. O beni içeri bırakıyor. Evdeyiz. Beni kucaklamak istiyor. Ben istemiyorum. Beni öpmek istiyor, özür diliyor. Ben istemiyorum. Dayan diyorum. Agape gitmeli. O haklı. Biz birbirimize uymuyoruz. O beni öpmek istiyor. Zorlan da olsa öpecek. Okay diyorum. Ben aptalım. Düşüyoruz yatağa. Benim isteyip istemedigim önemli değildir. Benim tek amacım: Sukunet.

Birbirimizle yattıktan sonra genellikle sessizlik olurdu. Ondan sonra Agape başladı bana hayatından bazı kesintiler anlatmaya.

On dört yaşında babasının kendisine aşık olduğunu söylüyor. Belki de ondan dolayı erkeklere olan bütün güveni sarsılmış. On beş yaşında kuzeni olan yirmi yaşındaki Ali ile evleniyor. Amacı evden çıkmak. Ali, Agape ile evlenmeden evveli birkaç kez onunla zorlan yatmış. Agape istemiyormus, ama kuzeni olduğu için sesini çıkarmamış. Bu andan itibaren Agape, Ali’den aslında hep nefret etmiş. “Peki o zaman onunla neden evlendin?” diyorum. „Evden çıkmalıydım. Ve gerçekten beni isteyen bir oydu. Kendisini sevecegimi düşündüm. Öte yandan ailem öyle istiyordu.” Ailesi cok dindar ve geri kalmıştı ve Ali’yi seviyordu.

Agape, Ali’yi başka adamla kandırıyor, Ali’de onu başka kadınla. Üç sene kedi ve fare gibi birbirleriyle yaşıyorlar. On sekiz yaşına girer girmez nihayet boşanıyorlar. On sekiz  yaşını uzun süre bekliyor. Özgür olur olmaz büyük şehirin gece hayatına kaçıyor. Ailenin ücüncü büyük cocuğudur. Kardeşleri, ailesi artık umrunda değildir. Meyhanelerde, orada burada calışır. Çok uyusturucu ve sex tüketir. Gelen ile yatıyor. Yirmi yaşında Tanrı gibi kutsadığı yaşlı adamı tanır. O tam altmış altı yaşındadır. Çok marihuana icer ve onun Tanrı olduğunu düşünür. Adam bu durumu kullanır ve Agape’yi karısı olarak almak ister. Ama bundan önce Agape onun meyhanelerinin birisinde çalışır. Orada onun oğlu ile tanışır. Agape adamın oğluna aşık olur. Adamın oğlu “Hayır! Sen babamlasın seninle bu nedenle istemiyorum” der. Agape ondan intikam almak için onun arkadaşıyla yatar. Bu arkadaşlık altı ay sürer. Ondan sonra adamın oğlu ile bir iki kez yatağa gider. Ama oğlan istemiyor. O da tekrar oğlana acı vermek için babası ile yatar.

Agape bir akar su gibi anlatmaktadır. Bir psikologa ihtiyacı olduğu kesin. Ama beni dinlemiyor. Yaptığı her şeyin bir nedeninin olduğunu düşünüyor. Bütün bunlar olmalıydı diyor. Ben birkaç gün birbirimizi görmememiz gerektigini öneriyorum. Agape kabul ediyor. Ben haftasonu yalnız bir adaya gidiyorum.

Pazertesi’den beri yine çalışıyorum. Agape durmadan SMS yolluyor. Bu beni oldukça sinirlendiriyor. Onunla nasıl ayrılacağımızı düşünüyorum. Sonra haline acıyorum. Doğrusu kendisini seviyorum da.

Beat’den bahsediyor. Beat’i bir clubta tanımış. Bana her şeyi detaylı anlatıyor. Üç aydan beri beraberiz ve bu süre içerisinde benimle olduğu halde üç kişi ile yatmış, birkaç kişi ile sevişmiş, yine önüne gelen her erkek ile flirt yapıyor. Ben yeniden ve yeniden psikologa bir görünsen iyi olur diyorum, o hayır diyor. Ben normalım, sen hastasın diyor. Bana, sen Hz. Isa gibi kutsal değilsin onun için anlaşamıyoruz diyor. Ben ne dünyayı, ne Tanrı’yı ne de baska bir şeyi anlıyorum. Neden ben Agape ile ? Bu ne biçim bir kader?

Dün buradaydı. Çok erotik bir insandır. Onu görünce dizlerim hafifler, düşecek üzereyim. Herhangi bir kuvvet beni onunla yatmaya zorluyor. Istemiyorum ama kendimi zaptedemiyorum. Bunun ne olduğunu bilmiyorum. Biz sonsuz birbirimizi seviyoruz, kokluyoruz, öpüşüyoruz, sevgi ve aşkla ilgili her şeyi yapıyoruz. Buna rağmen anlaşamıyoruz.

Üc aydan beri beraberiz, daha beraber bir cluba gitmedik. O hep erkekleriylen gider. Benim için farketmiyor. Yeterki beni rahat biraksın.

Cumartesi

Ziyaretcim var. Bir partiye gitmek istiyoruz. Agape’de gelmek istiyor. Ama ilkin Agape’ye gitmemiz gerekiyor. Dans etmek için beden ayakkabısını giymek istiyor. İlkin Agape’ye, sonra partiye gidiyoruz. Partiye gelir gelmez Agape başlıyor dans etmeye, sanki senelerden beri  hiç dans etmemiş. Ben arkadaş ile piste yakın bir yerde duruyoruz ve dans edenleri seyrediyoruz. Agape geliyor ve bana son kuvvetiyle bir şamar yapıştırıyor. Ben yıldızları görüyorum ve neye ugradığımı şaşırıyorum. İyiki arkadaş var. Arkadaş ile Agape’yi durduruyoruz. Beraber olduğumuzdan beri ilk olarak beraber bir partiye gelmişiz. „Gel eve gidelim!” diyor. Ben „Hayır!” diyorum. „Ben arkadaş ile kalmak istiyorum” O beni rahat bırakmıyor. Ne olduğunu bir bilsem. Lokalde sanki saklambaç oynuyoruz. Ben ondan kaçıyorum, kendimi saklıyorum, O da peşimde beni arıyor. Fırsattan istifade dışarı kaçabiliyorum ve metro ile eve gidiyorum. Eve gelir gelmez bir taxide duruyor. Agape taxiden iniyor. Konuşmadan yukarı çıkıyoruz. Yukarıda: “Ne oldu?” diyorum. “Sen delirdin mi ?” “Ya, ya ben delirdim” diyor. “Yanındaki kızlara ne demeli?”

Kızlardan benim haberim yoktu. Anlaşılan durduğum yerde, arkamda veya yanımda birkaç kız dans ediyormuş. Bundan normal bir şey olamaz. Nedeni buymuş. Ama benim o kızlar ile hiç bir ilişkim yoktu. Herhangi birisiydiler.

Agape yine şarhoştur. Ben alkol hiç sevmedim. Hele öyle bilincinde olmadan saçma sapan bir şeyler anlatan şarhoşları hiç sevmem. Böylesi tiplerden nefret ederim. Agape’de böylesi tiplerden. Aklına ne geliyorsa anlatıyor. Sonra herhangi bir yere kusuyor. İgrenç bir şey!

Yatmak istiyorum, ama yapamıyorum. Agape Telefon ediyor:„Hi Felix! …Na Alex! …” Sabah saat 4:00′ü gösteriyor. O Telefon ederken ben yatmaya çalışıyorum. Aniden kapıda zil çalıyor. Ben kapıya bakıyorum. „Agape mi? Agape yok” diyorum. Agape çırılçıplak banyodan çıkıyor, ve o benim için diyor. “Bu Alex’dir! Alex beni ziyarete geliyor.” „Peki Alex bu saatte ne istiyor?” diye soruyorum. Erkekler bir kadından bu saate ne istiyorlarsa o da onu istiyor” diyor. “Okay” diyorum. „Al onu ve hemen evine git, evinde onunla ne yaparsan yap. Ama benim evimde değil” diyorum ve odama cekiliyorum, yatmaya devam ediyorum. Agape delicesine gülüyor.

Alex yukarıda. Mutfağa gidiyorlar. Ben yataktayım. Seslerini tam anlamasamda bir şeyler duyuyorum. O Alex’i benim yatağımda ve yanımda yatmak icin davet etmiş. Benim cool olmamı sevmiyormuş. Cünkü ben hep ona sen ne yaparsan yap beni ilgilendirmez diyormuşum. O da benim gerçekten böyle olup olmadığımı test etmek istemiş. Ben ilgisiz kalıyorum. Bu Agape’yi deli ediyor.

Birkaç dakika sonra odamdadırlar. Pencereye doğru gidiyorlar, Agape pencereyi açıyor, Alex’e evler, sokaklar, dünya ve uzay hakkında karmakarışık bir şeyler anlatıyor. Alex’inde benim gibi bir şey anladığını sanmıyorum, ama o söylenen her söze „evet, evet!” diyor. „Seni anlıyorum.” Sadece kadın ile yatmak isteyen tipik bir erkektir Alex.. Onun saçmaladığı her şeye “evet seni anlıyorum,” diyor. Alex benim yatakta uzandığımı görmemiş olacak ki, onu arkadan yakalıyor. Onun zaten üstünde açık mavi ve cok kısa tülden bir gece elbisesi vardı. Her şeyi sezmek mümkün. Ben o an yataktan kalkıyorum bağırıp cağırarak ikisini odamdan uzaklastırıyorum. Yan odaya gidiyorlar. Gerisi beni ilgilendirmiyor. Ben yatmaya devam ediyorum. Bu durum Agape’yi çılgına çeviriyor. Tekrar odama geliyor, bana söylemediği küfür kalmıyor. Ne yapabilirdim ki? Birkaç kez evi Alex ile terketmesini istedim. Alex benden büyük ve kuvvetli. Yapacağım tek şey polis çağırmak. Onada firsat vermiyorlar. Bir iki kez denediysedem Telefonun fişini çektiler. Benim cepte aku yok. Sonra iyi ki Alex iyi bir insandı ve kendiliginden gitti.

Denilebilir ki ben naif bir insanım. Ama ister inanın, isterseniz inanmayın bu kadın sınırsız asosyal ve kriminel bir insandır. Ben onunla yaşamak istemedigimi, onlarca kez söyledim. Yaptığım hata belki de ona dayanamayaşımdır. O Alex gibi onlarca erkek tanıyor. Kriminelinden pezevengine kadar. Hepside cok tehlikeli. Onu nasıl başımdan kovacağımı bilmiyorum. Benim yardıma ihtiyacım vardır. Ama bana yardım edecek arkadaşımda yoktur. Tanıdığım bütün arkadaşlar sosyal, iyi niyetli, zarif insanlardır. Kimse böylesi bir şeye bulaşmak istemez. Haklıdırlar. Hepsi bana iyilikle hal et diyorlar. Ama Agape’nin iyilikten anladığı yoktur.

Gece saat 1:00. Uykum yok. Dışarı gidip biraz temiz hava alayım diyorum. Agape’de geliyor. Sesimi çıkarmıyorum. Zaten gelme desem de gelecek, biliyorum. Cadde de yan yana yürüyoruz. Ben de moral sıfır. Karşıda iki iyi görünüşlü kadın geliyor. Ben yere bakıyorum ama kadınlara gözüm çarpıyor. Görmemiş gibi davranıyorum. Agape bana: „Ne düsünüyorsun?” diyor. “Hiçbir şey” diyorum. “Hadi, hadi, sen kadınları görmedin mi?” diyor. “Onlar seninle yatmak istese hayır der misin?” “Evet!” der demez elindeki cantayı yüzüme yapıştırıyor. „Sen yalan söylüyorsun” diyor. Bütün erkekler aynıdır. Yeter ki onlar istesin. Siz hemen hazırsınız. Böyle iki güzel kadına hangi erkek evet demez ki sen de demeyesin!” Agape yine delir-miş. Ben kendisini sevdigimi ve elbette dünyada milyonlarca başka güzel kadının olduğunu bildigimi söylüyorum. Ama onu sevdigim için diğerlerine hayır diyorum. Bunu ona karşı olan sevgiden yapıyorum. O bunu anlayamıyor. Artık dayanamıyorum. Ne oluyoruz? Ya simdi ya hiç! Agape ile ilişkimi tümden kesmem lazım! Ben de sadece bir insanım. Eve dönüyorum, evin anahtarını zorlan elinden alıyorum ve kapıyı arkamda kapatıyorum. O yukarı gelip çantasını alıp gideceğini söylüyor. Hayır diyorum. Sen beni birkaç kez kandırdın. Bu defa asağıda kalacaksın, ben senin çantanı asağıya getireceğim. Telaştan olmuş olacak ki dış kapıyı kilitlemeyi unutmuşum. Agape bütün zilleri calıyor, içeri giriyor ve peşimde. Ben yukarı çıkıyorum ve kapıyı arkamda kilitliyorum. O son sesiyle bağırarak ağlıyor, kapıya vuruyor. Geceyarısı komşular Telefon ediyor. Durumu izah etmeye calışıyorum bu arada içgüdüsel polise haber veriyorum. Tam on altı polis geliyor. Bunlardan birkaçı kadın polis. Polis bana sert davra-nıyor. Onlar Agape’nin benim eşim olduğunu ve ben de döğerek dışarıya attığımı düşünüyorlar. Hayır diyorum. Durumu izah ettikten sonra Agape’yi alıp gidiyorlar. On dakika sonra Telefon çalıyor. Polisin Agape’ye o binaya girmek artık sana yasak demelerine rağmen, o yine gelmek istiyor. Allahım bu ne biçim bir yaratık? Bilet almak için param yok diyor, bana biraz para verir misin? Anlaşılan beni tam aptal sanıyor. O metroya hep kaçak binerdi. Hiç bilet almazdı. Taxiyle gelince taxiden para ödemeden iner ve evine giderdi. Cüzdanımı evde unuttum derdi, bir daha da asağı inmezdi. Ben Telefonu kapatıyorum o yine çalıyor. Nitekim fişi çektim ve yatmaya gittim. Agape ile artık son olmalı. Bu defa başarmalıyım.

***

Pazar günlerini seviyorum.

Yalnız olunca pazar günleri öğleden sonra hayvanlar bahcesi parkına gider gölün kenarında oturur kara kara düşünürüm. Yalnızlık güzel bir şeydir. Ama bazen orada Roman ile karşılaşırım. Roman yanıma oturur ve sigarasını içerken bana bir şeyler anlatır. Benim için Roman bir psikologdur. Ben onun üzerine yok denecek kadar az şey biliyorum. O benim üzerime her şeyi biliyor. Kendisine güveniyorum. Sanırım O da bana güveniyor. Ama biz arkadaş degiliz. Sadece bu parktan tanışıyoruz.

Roman’ın bir problemi vardır. Orta yaşlı olmasına rağmen ölmek istiyor. Yaşamın benim için bir anlamı yok diyor. Iki sene evveli emekliye ayrılıyor. Benden kendisini öldürmeme ricada bulundu. Ben bugüne kadar daha hiç kimseyi öldürmedim. Hiçbir neden de yoktu. Ben yapamam diyorum. O yalvarıyor. Senin beni öldürmen bana şeref verir diyor. Sen yapmazsan başka kim yapsın diyor.

“Peki ne zaman öldüreceğim seni?”

“Çok büyük acı çekiyorum! Ne kadar erken olursa o kadar iyi olur” diyor.

“Nasıl öldüreceğim seni? Neden tabletlerle  intihar etmiyorsun?”

“Olmaz!” diyor. „Sakat kalmak istemiyorum. Bir tabancayla beni arkadan küçük beynime vuracaksın ve ben hiçbir şey fark etmiyeceğim. Mümkünse hızlı ve acımasız olsun” diyor.

Ben daha kararımı vermedim. Onun için bana bütün parasınıda bırakacak. Roman çok iyi bir insandır. Onu öldürmeyi hiç istemiyorum. Ama madem istiyor, o halde olsun. Yaşamda, istekte onun değil mi?

***

Üç gündür Agape’yi görmedim. Bu güzel kadına bayağı alıştım. O kadar döğüşmemize rağmen kendisini özledim. İçimde geniş ve derin bir boşluk hisediyorum. Onun yokluğunu fark ediyorum. Sevgi denilen şey bu mu acaba? Ah! Anlatabilsem hisettiklerimi. Negatif hatıralarının yanında bir çok positif hatırasıda vardır. Şimdi nerede acaba? Ne yapıyor? Kimi kızdırıyor? Böyle düşünüp eve doğru giderken çok uzaktan onu görüyorum. Bana doğru gidiyor. Yıllardır birbirimizi görmemiş gibi sarılıyoruz birbirimize ve çıkıyoruz yukarıya. Evde ziyaretçim Vivien vardır. Vivien, Hamburg’da oturuyor, beni ziyarete gelmiş ve aramızda arkadaş-lıktan başka hiçbir şey yok. Agape Vivien’e merhaba der demez çantasını alıyor ve evi terkediyor. Sen Vivien olduğu için beni aramadın diyor. Sen düşüncede onunla yatıyorsun diyor. Aslında hiçbir ilişkisi yok. Doğrusu gitmesine hiç üzülmüyorum, çünkü biliyorum yarın yine gelecek.

Ne düşünüyor bu kadın? Insan elbetteki başka insanları arzular. Düşüncede yatmakta olur mu? Agape bana pornografi erkekler içindir diyor. Kadının fantazisi vardır. Ben nasılki düşüncede güzel gördügüm erkeklerlen tasavvur ediyorsam aynısı sende de oluyor diyor. Erkekler penisiyle düşünüyorlar, bilmiyor musun? Ben istedigim gibi olurum, ama sen olamazsın!

“Neden” diyorum, “Ben de insan degil miyim?” „Evet sen de insansın,” diyor “Ama başka insan olacaksın! Tipki Hz. Isa gibi kutsal olacaksın!”

„O zaman seninlen de yatmıyacağım?”“

“Tamam o zaman benimle de yatma. Beni sev yeter.”

Marcus ile „açık ilişkisi” varmış. Yani bunlar bir yandan beraberler, diğer yandan her isteyen istedigini yapıyor. Ne var ki Marcus’un kız arkadaşı istemiyormuş. Marcus’da kız arkadaşını terk edip Agape ile beraber olamak istemiyormuş. “Açık ilişki?” İyi diyorum. Sen zaten her şeyi yapıyorsun. Bundan sonra ben de her şeyi yapacağım. Hayır diyor seninlen acık ilişki olmaya-cak. Sen benden başka kimseyi istemiyeceksin. Ben günahlarımla öbür dünyaya gideceğim ve Allah beni affedecektir. Ben her şeyi yapacağım ama sen Hz. Isa gibi olacaksın. Ben de iyi diyorum. Sen benim özel mülkiyetim değilsin ve senin vücudun sana ait. Onunla istedigini yap. Ama lütfen beni rahat bırak. Olmaz diyor. Sen benimle intim oldun. Hem sonra hani sen beni seviyordun? Tamam seviyorum ama ben böylesi sevgi istemiyorum diyorum. Sen en iyisi Marcus’a git. Senin aslında sevdigin Marcus değil mi ? Hayır diyor. Ben kararımı verdim. Sen bizim icin ölen Hz. Isa gibi olacaksın ve ben de senin yanında kalacağım. Benim kalbim büyüktür. Sana da, Marcus’a da yeterince yer vardır.

***

İlk olarak Roman’ı öldüreceğim. Onunla yarın buluşacağım. Kırmızı ışıkların olduğu çevrede, bir barda. Katil oluyorum. Nede olsa iki kişiyi öldüreceğim: “Peng!” Ve bir daha: „Peng!” Onlar öbür dünyayı boyluyor, ben de nihayet rahatıma kavuşuyorum.

Roman, kırmızı ışıklı çevrede dedigimiz barda oturmuş bir “drink” içiyor. Roman’ın çok ciddi bir problemi vardır. Roman ölü kadınları seviyor. Ölü kadınlardan başka diri hiçbir kadınla olmak istemiyor. Diri kadınlar ona çok streslidirler. “Hayır!” diyor. “Bu pervers hastalığa Nekrophilie diyorlar. Bu benim tabiatımdır. Sanki kansere yakalanmış gibisin. Onun için bugüne kadar hiçbir kız arkadaşım olmadı.” Roman yıllarca calıştı ve bir Tanrı gibi yalnız yaşadı. Hastalıktan kurtulmak için elinden ne geldiyse yaptı. Ama bir çare bulamadılar. O’da hayat evlerinden hayat evine koşturup durdu. Oralarda bunlara göre yapılmış „Spezial-Service” dediklerı odalar vardır. O odalara mezarlık atmosferi verilir ve hayat kadını ölüymüş gibi tabuta girer ve Roman gibileri istediklerini yaparlar. Tek doyuma ulaştıkları yer burasıdır. Roman gençligin de, morgda birkaç tane cesetde kaçırmış. Roman bu davranışından nefret duyuyor ama ona karşı bir şey de yapamıyor. Ben onu teselli ediyorum ve durumunu anlıyorum, çünkü o bu durumundan büyük acı çekiyor. Kendisine yardım edemiyorum, ama yine de ölmesini istemiyorum. „Artık yaşayamıyorum böyle!” diyor. „Yetmiş iki yaşıma girdim, hiç kimseyle olmadım ve bundan sorada sadece yalnız başıma ölümü bekleyeceğim. Işte buna dayanamıyorum. Ne kadar erken ölürsem o kadar iyi olur benim için.”

„Iyi” diyorum. „Senin istegin bana bir emir olsun. Nasıl yapacağız? Ben de tabanca yok!”

“Sen merak etme” diyor.

Karşımızda bir tip oturuyor. Güneş gözlüklü, ağzında sakız, başında komik bir şapka, çirkin mi çirkin suratlı bir tip. Roman; “İşte senin adamın!” diyor. Bana bir demet para veriyor ve ben adamın yanına yanaşıyorum. Barın içerisi oldukça karanlık. Oturuyorum karşısına. Adam sırıtıyor bana. Ben de geri sırıtıyorum. O bir sağa, birde sola baktıktan sonra; „gidelim!” diyor. O önde ben onun arkasında gidiyoruz. Biz dışarıda onun arabasının önündeyiz. Arabaya biniyoruz ve hemen basıyor gaza. On beş dakika içerisinde pis kokan bir bodrum katındayız. O bir banka müdürü gibi oturuyor koltuğa ve hemen soruyor; “Bir şey içmek ister misin?” „Su” diyorum. „Musluk suyu!” Kendisine bir drink, bana da su getiriyor. Pek konuşkan biri değildir. Masada duran silahla dolu bir bavulu önüme koyuyor. Ben silahlardan hiç anlamıyorum. “Bana 7,65′lik bir tabanca lazım!” diyorum. “Yapacağım iş için yeterlidir.” O üç tane tabanca önüme koyuyor. Biri diğerinden güzel. Bolca da mermi var. Istersen burada provasını yapabilirsin diyor. Ben silaha şarjörü takar takmaz aniden silah: “Peng!” diyor. O an arka duvarda onun beyninin kan ile aşağı indigini görüyorum. Hemen aldım silahı ve bolca mermi fırladım dışarıya. Bir taxiyle Roman’ın beni beklediği bara geldim ve durumu Roman’a anlattım. Bir kazaydı. Roman: ”Burada kimse seni tanımıyor, gel hemen kaybolalım” dedi ve Roman’ın evine  gittik.

Roman’ın büyük odası adeta bir mezarlığı andırıyor. Roman hemen girdi yüz üstü orada duran bir tabuta ve “Öldür beni!” diyor. Ben silahı çıkardım, ona doğru uzattım, uzun düşündükten sonra: ”Hayır dostum!” dedim, “Ben yapamam. Ben de bunu lütfen bekleme! Sen iyi bir insansın! Kimseye bir zararın yok! Seni öldüremem ben!” dedim. O tabuttan çıktı, oturduk mutfağa birer kahve içtik.

Romana göre Agape beni çok seviyor. Yaptığı bütün davranışlar beni kaybedeceginden korktuğu içindir. O da Agape’nin profesyonal yardıma ihtiyacı olduğunu, terapi yapması gerektiğini söylüyor. Seven bir insan sevdigi insanı aşağılamaz, onurunu, haysiyetini kırmaz, döğmez, ona hakaret ve küfür etmez. Ama o sevdigini kaybedeceginin korkusu için öyle yapıyor” diyor. Ben de; “O beni seviyorsa o zaman onun beni bir gül gibi koruması, bana karşı sevgi dolu, saygılı ve beni takdir etmesi lazım” diyorum. Roman:”Agape hastadır!” diyor. “Ama içinde yaşadığımız toplumda kim hasta degil ki? Nedense insanlar sevdigi her şeyi yıkıyorlar. Bu güzel dünyaya bir bak! Mutlu olmayan sadece biz miyiz acaba? Kuşlar, ağaçlar, hayvanlar, ictigimiz su! İnsanlardan başka dünyada yaşayan bütün canlı ve cansızlar belki de mutsuzdurlar. Biz onların ne alemde olduğunu bilmiyoruz. Belki de bir biz mutlu değiliz. Bilmiyorum. Insanlar kendisini tahrip etmekle kalmı-yor, cevresini de tahrip ediyorlar. Igrenç bir yaratıktır insan!” diyor.

***

Birkaç gündür Agape’yi görmüyorum. Bu bana iyi geliyor. Oldukça dinlendim, kendime biraz gelebildim. Inşallah hiç gelmez. Bir yandan onu özlüyorum, diğer yandan onu görmek, evine hiç gitmek istemiyorum. Evi karmakarışık. Her yerde kartonlarla dolu eşyalar var. Evi aynen bit pazarına benziyor. Sanki taşınacak gibi. İlk gittigim de gözüme bu derece çarpmamıştı.

Agape’nin dikkatli olması lazım. Zaten bir iki kez hırsızlıktan ve insanlara hakaret etmekten cezalandırılmış, ben de polise şikayet edersem hapisi boylar. Ama fazla almaz. En az üç dört ay sonra tekrar çıkar. Bu satırları yazınca zil çalıyor. Bu saatte kim olabilir ki Agape’den başka? Saat sabah 3:oo. Açmasam bütün komsuları ayağa kaldıracak. Polis çağırsam onlarında bir şey yaptığı yoktur. Beraberin de götürecekler, mahkemeye vereceğim, üç dört ay yatacak ve ondan sonra bana inanılmaz şekilde düşman kesilecek. Bu kadını istemiyorsam ölmesi lazım. Başka bundan kurtulmanın çaresi yok gibi görünüyor. Ama nasıl yapacağım, ben hayatımda ilk olarak birisini öldürdüm, oda kazayla oldu. Bunun yedi kardeşi var. Hepside Agape ile aramızda olup biteni biliyorlar. Agape’nin ölümünü ögrenirlerse öyle kolay, kolay yakamı bırakmazlar.

Agape yukarı çıkıyor. Bu sefer yanında bahs ettigi Beat vardır. Bir partideylermiş. „Peki bana niye geldiniz?” diye soruyorum. “Öylesine! Beat ile seni tanıştırmak istedim.” Neyse bir şişe şarap getirmişler, içiyorlar ve luzumsuz şeyler üzerine konuşuyoruz. Ne Beat, ne de Agape beni fazla ilgilendirmiyorlar. Bu durumu Agape farketmiş olmalıkı bana elindeki bardak şarabını aniden yüzüme attı. Her zamankisi gibi ne yapacağımı şaşırdım. “Kafan Vivien’de değil mi?” diyor. Sesimi çıkarmıyorum. Mutfaktan kalkıp bir bardak su aldıktan sonra odama çekiliyorum. O peşimde odaya geliyor ve söylemdigi hakaret ve küfür kalmıyor. Yeter diyorum! Yeteeer! Ama anlamıyor. Alıyorum hırkamı ve dışarı çıkıyorum. Bir saat sonra geri geliyorum. Agape Beat’le yatağımda. Aldım silahı elime, yaklaştım odanın kapısına bir ses bana: „Sakin ol” dedi. „Sakin ol! Onun yüzünden hayatını mahvedeceksin.” Vazgeçtim ve mutfağa gittim. Su içtim. Deli gibi su içtim. Ve yine dişarı çıktım. Sabah saat 5:00.

Sabah erkenden sokakları dolaşmak, vitrinlere bakmak neredeyse pazar günleri gibi gölün önünde oturmak kadar güzeldir. Kafam bir şey almıyor artık. Bir direm içmedigim halde şarhoş gibiyim. Ne yapacağım? Ablasıyla bir konuşsam?

Ertesi gün cep Telefonun da ablasının numarasını alıyorum ve Telefon ediyorum. İyi bir insana benziyor ama ben o aileden korkuyorum. Ablası bana “sen Agapa’ye ne yapıyorsun?” diyor. “O bize gelince hep ağlıyor ve senin kendisini üzdügünü söylüyor.”

“Hayır!” diyorum “benim ona bir şey yaptığım yok, ben tümüylen ilişkimi kesmek istiyorum ve senin yardımına ihtiyacım vardır.”

“Olmaz!” diyor. “Bu onun hayatıdır ben karışamam. Siz kendi aranızda haledin!” diyor ve kapatıyor. Benim için bu dava kapanmıştır artık. Ben Agape tekrar gelirse yine söyleyeceğim. Benim yatağımda Beat ile yatması bardağı taşıyan son damla su oldu.

Ben bu arada Dorothee ile yine ilişkim vardır. Agape bunu ögrense fıtıracaktır. Ama umrum da bile değil. İlişkiler geçicidir. Ama gerçek bir arkadaşlık uzun vaadelidir. Ben arkadaşlıklara büyük önem veriyorum. Bugün olan yarın olmayan bir Agape icin Dorothee ile ilişkimi kesemem. Arkadaşlığımız sanal olmasına rağmen Dorothee şimdilik benim her şeyimdir. Tüm bu yazdıklarımı Dorothee’ye mail ile gönderiyorum. Dorothe sakın onu öldürmeyesin diyor. Başın belaya girer. Bekle bir süre sonra kendisi gider. Ben de bazen öyle düşünüyorum ama o geldikce ben ondan nefret ediyorum. Sevdigin bir insandan nefret etmenin nasıl bir duygu olduğunu bir yazabilsem? Ama yapamı-yorum. Yaşayan beni anlıyordur.

***

Pazar, Saat 15:oo

Yine hayvanlar bahçesine gidiyorum. Her zamankisi gibi Roman orada. Anlaşılan beni bekliyor. Sanki bir randevumuz var. Yine onun ölümü üzerine konuşuyoruz. Roman kafaya koymuş ölecek. Iyi diyorum;

„Ne kadar paran var?”

„Para icin mi yapacaksın bu işi?

“Hayır meraktan soruyorum.”
„300-400 bin Euro var”
“Iyi sana gidelim, görmek istiyorum”
Roman’a gidiyoruz. Roman Bana kontolarını gösteriyor. Hesapladık tam 364.587,79 Euro. Iyi diyorum. Bu paranın bir kısmıyla bir geziye ne dersin? Ben ve sen. Dünyaya açılalım. İki üç seneligine yeter. Geri gelirsek ben seni öldüreceğim diyorum. O “Hayır!” diyor, “hemen olsun!” O yeterince gezmiş, gezmekten bıkmış.

“İyi!” diyorum. “Hemen olsun, ama senin için bu parayla bir katil ararsak ona ne dersin?

“Hayır!” diyor. “Sen olursan çok daha iyi olur.”

“Iyi” diyorum. “Parayı nasıl alacağım?”

“Ben sana istersen hemen bir çek verebilirim. Ama çek ben de kalacak, sen beni öldürdükten sonra cebimden alacaksın.” Bu kadar para icin bir çek? Ben hayır diyorum. Sen bütün parayı hemen benim kontoma aktarırsan yaparım. Roman kabul etti. O parayı kontoma aktaracak, ben de onun isteği üzerine onun yasamına son vereceğim. Para daha aktarılmamış. Roman ile benim eve gidiyoruz. Kim var orada? Evet, Agape. Yalnız. Mutfakta bir şeyler yiyiyor.

Roman Agape’yi, Agape’de Roman ile tanıştıklarına çok memnun olduklarını görüyorum. Aylardan beri ilk olarak ahenkli bir şekilde Agape ile anlatıyoruz, şaka yapıyoruz, tartışıyoruz. Bu benim icin gerçekten bir süpriz! Agape, Roman’a çok direk soruyor. “Sen hiç kadın öldürdün mü?” diyor Roman “hayır!” diyor. “Haytımda ben hiç kimseyi öldürmedim ve bunu yapa-cak güçte ben de yoktur!” diyor. İkisi sanki dünyanın en iyi arkadaşlarıylarmış gibi anlaşıyorlar. Doğrusu bu beni çok sevindiriyor.

Bu arada ben de başka planlar ile meşgulum. Roman ölmek istiyor. Agape’yi ben öldürmek istiyorum. Bu ikisini bir araya getirip Roman’ın evinde öldüremez miyim? Intihar ettiler desinler. Ama pek beğenmiyorum. Agape’yi öldürmek öyle basit olmayacak. İlkin Agape’yi öldürürsem Roman müsaade etmeyecek. Öte yanda benden başka hiç kimse Roman’ın benim öldürdüğümü bilmeyecek. Bu işi ustaca yapmam lazım, öyleki 364.587,79 Euro’yu kendimi kimseye kaptırmadan işin içinden temiz çıkayım. İşin kötüsü bu işlerde benim hiç tecrübem yok. Biraz heyecanlandım mı, ellerim titremeye başlıyor, dünyam bir başka oluyor, başım dönüyor, gözlerimin önü kararıyor. Kendimi adeta şaşırıyorum. Ne yapacağımı bilmiyorum. Halbuki o kadar film seyrediyorum.

Roman ve Agape’yle güzel bir gündü. Nihayet derin bir nefes çekiyorum. Roman akşama doğru gidiyor, Agape’de yan odada siir yazıyor.

Oliver, benim Oliver!
Oh! Sen Güneş Tanrısı!
Seni özlüyorum.
Senin gülmen, Senin bacakların, Senin ayakların,
Severek öptüğüm
Bana bir kaç selam gönder!
Lütfen benim tatlım!
Senin yakınlığın ve sıcaklığın – çok özlediğim
Anus! Anus! Anus!
Gel!!! Öp beni!
Dilini, dudaklarını hisetmek
Sen bir rebellsin, sana bakmak güzeldir
Şaclarınla,
Yüzünle,
Vucudunla,
Seni hep!
Bethooven’in müziği gibi kalbimde taşıyacağım.

Agape tanıdığı herhangi bir erkeğe bu ve buna benzer onlarca siir yazardı. Oliver, Beat’in bir arkadaşıdır. Beni rahat bıraksın da ne yaparsa yapsın.

Ertesi gün Roman’a Telefon ettim, evinde bir yemek yapalım dedim. Roman kabul etti. Agape’yide getir-meyi unutma dedi. Sevindim. Olur dedim. Pazar’a kararlaştırdık.

Agape ile yatmıyorum. Bu onu deli ediyor ama benim canım hiç istemiyor. Kadın oturmuş yan odaya sanki mutlu bir ciftmişiz gibi siirlerini yazıyor. En iyisimi sesini çıkarmamak. Yılana karışmadın mı seni ısırmaz derler.

Telefon çalıyor. Laila. Evini değistirmiş, bana yeni Telefon numarasını veriyor. Koridor’daki kücük masanın üzerinde not kağıtları var. Numarayı yazıyorum ve koridorda asılı ceketin cebine koyuyorum. Telefon rehberine aktarsam Agape silecek. Odama çekiliyorum ve koltuğa oturmuş muzik dinliyorum. Kapı açılıyor. Ben oda da yalnız olunca ve Agape içeri girince hiç kapıyı çalmazdı. Agape elinde not kağıdı ile “Bu kimin numarası?” diyor. “Sen biliyorsun” diyorum ve amansız bir kavga yine başlıyor. Çünkü biliyorumki oraya Telefon etmiş. Ben ise gidince de O bütün evi arar ve tarardı. Ne aradığını bilmiyorum. Ben senin üzerine gerceği ortaya cıkaracağım diyor. Neyin gerceği? Bilmiyorum. Sanki ben bir suç işlemişim, O da benim şucumu ispatlamak için bir dedektif gibi uğraşıyor. O numara yüzünden yaptığımız tartışma öylesini uzuyor ki, ben neredeyse tabancayı çıkarıp alnından vuracağım. Sinirlerime hakim olamıyorum artık. Iyi ki O ses bana yine peş peşe: “Sakin ol! Sakin ol!” diyor. Kalkıyorum mutfağa gidiyorum. Bu tür bir durumda yer değiştirmek iyidir. Ama o peşimde geliyor.

Mutfaktayız;

Masada güzel paketlenmiş bir şey duruyor. Agape sana bir hediye aldım diyor ve uzatıyor bana. Hayretler içerisinde kalıyorum. Agape ilk olarak bana bir şey hediye ediyor. Açıyorum. Komik bir şey. Kirpi’ye ben-ziyor. Bir çicektir. Su döktün mü açılıyor ve yeşeriyor. Su dökmedin mi kuruyor ama ölmüyor. Tekrar su döktünmü yeşeriyor. Ölümsüz çiçekmiş. Okay! Kurumuş ciceği bir tabağın üstüne koyuyorum ve üzerine yavaşça su döküyorum. Inanılacak gibi değil. Ne güzel açılıyor ve yeşeriyor. Bakire Maria Nazaret’den Mısır’a kaçınca bu çiceğe uzun ömürler vaad etmiş. Bu çiceğin hastaları iyileştirme gücüde varmış. Öte yandan hamile olmayan kadınlara da yarıyormuş. Allah kahretsin! Belki de o yüzden bunu bana hediye etti. Biz beraber yatınca hiç koruma kullanmadık. Inşallah doğum kontrol hapı kullanmıştır. Kullanmadıysa yandım. Bir bu eksikti. Eğer benden hamile olursa hapı yuttum.

Yoksa şimdi hamile mi? Keşke suyu dökmeseydim çiceğe. Ben batıl inanclı değilim ama ya gerçekse? Bu kadından bir an evvel kurtulmalıyım.

***

Pazar günü. Roman’dayız. Agape’nin ilk işi tabuta gir-mek. Roman gülümsüyor. Ben de bir sıkıntı başlıyor. Balkona çıkıyorum. Onlar mutfakta ve yemek yapıyorlar. Beni yardıma cağırıyorlar. Gidiyorum. Ama ellerim tir-tir titriyor. “Her şey tamam mı?” diyor Roman. “Tamam, tamam! Siz rahatınızı bozmayın” diyorum, ama hicbir şey tamam değil. Agape tabuttayken tam tetiği çekmenin zamanıydı. Şimdi mutfaktalar, her ikisinin ellerinde bıçak var.

Kendi kendime: „Cesaret!! Cesaret!!!” diyorum ama her tarafım titriyor.

Saat 15:oo’e doğru yemek bitiyor. Uzun uzun her şey üzerine konuştuk. Agape ile Roman oldukça iyi anlaşıyorlar. Bazen onlar saatlerce konuşur, ben sadece dinlerim. İlkin ekoloji üzerine, sonrada Kürdler üzerine konuştular. Roman cok anlayışlıdır. Kürdlerin işinin zor olduğunu söylüyor. Dört despot ve faşizan devlete karşı hiçbir güce dayanmadan yalnız başına savaşmanın basit olmadığını söylüyor. Agape’de yine birleşememekten ve dağılmışlıktan bahsediyor. Eğer Kürdler kendileriyle barışık olmuş ve birligini saglamış olsaylarmış, belki de bu kadar ezilmeyeceklermiş.

Hava çok güzel. Gökyüzü masmavi, bir bulutçuk dahi yok. Güneş bize gülümsüyor. Roman: „Dışarı çıkalım. Ne diyorsunuz?” diyor. Agape hemen hazır. Ben de bir şey diyemiyorum. Kalalım desem de biraz komik olur. Çıkalım diyorum. Roman’ın arabasına biniyoruz, yukarıdaki dağa cıkacağız. Otobana girmemiz lazım. Agape önde, ben ise sağ tarafta Agape’nin arkasında oturuyorum. Roman ve Agape durmadan konuşuyorlar, öyleki Roman trafiğe her zamkisi gibi dikkat etmiyor. Ben bir iki kez uyardım o yine konuşmaya dalıyor. Otobanda bir arabayı sollarken bizi solda çok hizli gelen bir araba yakalıyor. Öyleki bizim araba yoldan dışarı fırlıyor. Kaza ani bir şekilde oldu. Şimşek gibi. Nasıl oldu hiç farketmedik. Roman hemen kaza yerinde öldü. Agape, başında ve bacağından yaralandı. Bana birkaç cizikten başka bir şey olmadı ama şok icerisindeydim. Agape, Roman’ın ölmesine çok üzüldü. Ben de üzüldüm ama iş işten geçmişti. Eve gelir gelmez kontoma baktım. 364.587,79 Euro son centine kadar aktarılmış. Tesekkürler Roman. Bu iyiligini hiç unutmayacağım.

Ertesi gün hastenede Agape‘ye iş yüzünden Köln’e gitmem lazım dedim. Bir hafta kesin sürer. O da inandı. Benim evimde zaten bir şey yoktu. Ev sahibiyle konuştum. Çıkışı verdim, sırt cantamı önemli esyalarlan doldurdum ve Lizabon’a gittim, bir daha da Berlin’e uğramadım. Şimdi Lizabon’da, bu güzel şehirde iki odalı bir dairede her şeyden uzak, yalnız başıma oturuyor ve yalnızlığın tadını çıkarıyorum.

Berlin, 24. Mayıs 2004

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s