Ada

Ladal geceleri seviyor. Güzel ve sessiz rüzgarın ay ışığında fısıldaması harikadır. Balkonda oturup samanyoluna bakmak kelimelerlen anlatılmayacak kadar güzeldir. Gökyüzünde 50 milyarı aşkın Galaxi. Ladal bunu gerçekten seviyor. Bir araba geçiyor. Bir bisiklet, sonra bir insancık. Bir sinek, bir güve? Bir anlık sanki her şey duruyor. Sanki her şeyin soluğu kesik. Sonra her şey yine hareket etmeye başlıyor. Boşver diyor, güzel bir akşamdır. Belki de insan bazı şeyleri olduğu gibi kabul etmeli ve öylece bırakmalıdır.

Ladal sokakta olup biteni balkondan izliyor ve rahatını hiç bozmuyor. Her şey hareket halinde. Ladal’da. Ladal yemek için mutfakta bir şeyler getirir ve sabaha kadar gezegen dünyanın yaratıcısını beklermiş gibi balkonda oturur durur.

Ladal düşünceli birisidir ve mecburi olmadan konuşmaz. Onun sessizliği daimi konuşmasından daha uzun sürer. O anlamsız şeyler konuşmak istemez. Anlamsız? Var mı böyle bir şey? Ladal konuşunca her şey yerli yerinde oturacak! Konuşmadan önce hata yapmamak icin uzunca düşünür. Ladal cok dikkatlidir. Kimseyi incitmek ve inciltilmek istemez.

Ladal yalnız kalmayı sever. Biz insanlar yalnız ve çıplak bu dünyaya geldik, öyle de birgün gideceğiz diye düşünür. Dünyada olan her şey bu dünyada kalacak. Biz bu dünyanın misafirleriyiz. Bir gün mutlaka biz de öleceğiz. 100 yıl sonra bizim burada yasadığımız kimin umrunda?

***

Cuma akşamları genelikle evdeyim, çünkü Cumartesi günleri erkenden aliş-veriş yapmam lazım ki, akşamları dans etmeye gideyim. Dans etmeye genellikle yalnız giderim. Benim arkadaşlarım yoktur.

Ladal, Goa müziği dinliyor. Goa, Hindistan’da bir adanın ismidir ve Goa, hippilerin orada yaptığı bir nevi Techno  müziğidir ama kommerz Technoya hiç benze-mez. Bazı Goacılar vardır ki, kommerz Technodan nefret ederler. Ladal’da.

Berlin’in Treptower Park’ındaki küçük bir adada ise bazen Goa-partileri yapılır. Ladal benim de oraya gelmemi söyledi, ben de olur dedim, neden olmasın?

Demirden yapılmış, küçük bir köprüyü geçtikten sonra, daha önce Doğu Almanya döneminde, gençlik evi olan bir güzel üç katlı binaya ulaşıyoruz. Ladal burada gençlik eviyken neler yapıldığını bilmiyor. Binanın zemin katı Chill-Out içindir. Orada birde space bar vardır. Girişte, ikinci ve üçüncü katta Dj’ler Goa müziği çalıyorlar. Çatı katı inanılmaz derecede güzel. Doğu-güneye bakan kocaman şirin bir terası vardır. Sanki bu terasta sabahlamak icin özel yapılmıstır.

Burada izleyiciler, diğer partilerin izleyicilerinden bir az daha farklı. Ama bunlar diğer partilerin izleyicilerinden daha çok iyidirler. En azından barışsever uysaldırlar ve a-sosyal birileri aralarında yoktur.

Gece üçten evveli hiç dışarı çıkmam. Gittigim partiler genellikle gece üçten sonra başlar. Ben de Ladal gibi bisikletimi alırım ve giderim. Eğer yağmur yağıyorsa metro ile gidiyorum. Araba sürmek istemiyorum ve zaten arabadan da hoşlanmıyorum.

Ladal benim komşumdur. Biz birbirimizi pek nadir gö-rüyoruz ama birbirimizden hoşlanıyoruz.

„Her zamanki gibi. Super atmosfer!” diyor Ladal. Zemin katında Chill-Out yapılıyor. Orada danstan yorulanlar için yerlere minderler atılmış, koltuklar ve mum ışığıyla süslenmiş duvarlarda kocaman envai türlü expresionist resimler vardır. Bazı gençler 18-20 yaşları arasında orada chilleniyorlar.

Sol tarafta masaların üstünde bazı yiyecek ve içecekler satılıyor: Chai shop, cocktails vb. space cakesler burada cok pahalı, çünkü özel ekolojik materyallerden yapılmış. İçinde ne olduğunu bir şeytan biliyor.

Ladal ikinci kata çıkıyor. Ben de pesinde gidiyorum. „Hey! Hey! Hey! Burada da ne oluyor?” Herkes delice dans ediyor. Süper muzik! Süper atmosfer!” Ve Ladal devamla ücüncü kata çıkıyor. Ben de mi onun peşinde yukarıya çıksam acaba? Burada her şey çok güzel. Ladal bana bir göz attıktan sonra durmadan yer degiştiriyor. Gidince de: „Sen de gel!” diyor. Ama bu arada benim gözüm birine çarpıyor. Enterasan bir kadın. Durmadan dans ediyor. Gördügü her şişeden bir şeyler içiyor. İyiki bira içmiyor. Simdi ne yapıyor? Yine dans ediyor. Ben dikilmişim bir köşeye onu seyrediyorum. Güzel bir kadın. Tanışabilsem …

Yukarı çıkıyorum. Terasa gidiyorum. Cok güzel. Mavi gökyüzü. Ladal dans ediyor. Göldeki su ve yeşil orman. Harika! Hava biraz serin. Başkada her şey yerli yerinde. Teras insanlarlan dolu. Bankların üzerinde oturacak yer yok.

„Hey!”

„Her şey tamam mı?”

„Okay!”

„Sen de?”

„Ben de de okay!”

Yine iceri gidiyorum. Bu her tarafta gördügüm bir tipti. Sanırım calışmıyor ve zamanı çoktur.

Asağı inerken çok çesitli insanlarlan karşılaşıyorum. Çoğunu orada burada görmüşüm. „Hey! Hi! Her şey tamam mı? Okay!” diyoruz ama aslında hiç tanış-mıyoruz. Zaten konuşacak bir şey de yok. Muzik dinlemek, dans etmek, bir şeyler icmek, relax yapmak … Ne konusacağız? Neyi konusacağız? Bilmiyorum … Englence toplumu bu …

Bazı insanlar var ki haftalarca trans içindedirler. Geçenlerde bir partide birisi yanıma geldi ve bana ufacık mantar satmak istedi. Bir tanesine 5 Euro istedi. Deli mi ne? Bir mantarı ben ne edeyim? Onunla nasıl doyayım? O beni naif sandı herhalde. Beni kandırmak istedi. Kendisinden beni rahat birakmasını istedim. O da benden birkaç kez özür diledi ve gitti, bir daha da gelmedi. Ben mantar sevmiyorum. Zehirli olabilir … Ben ölebilirim. Ölmeye daha biraz zamanım var. O Bavyera’ya gitti. Orada her şey cok sertmiş. Dediklerine göre bırak mantar yemeyi cigara bile içmek yasakmış.

O kendi kendisine „MagicRoom” diyordu: „Goa‘lar özgürlük gibidir. Insan transa kadar dans eder ve cevredekilerini unutur. Kim olduğun önemli değil, nasıl olduğun önemli değil, herkes seni olduğun gibi kabul ediyor. Burada sen, SEN olabilirsin. Burası iş hayatına benzemez, ya da evde, ailenin yanında; bu muzik ve partilerin olması beni oldukça mutlu ediyor!” diyor.

Ve onun arkadaşı da sunu söylüyordu: „Dans etmek bacaklarınla rüya görmeye benzer! Sevgi harcadığımızda azalmayan tek şeydir. Ve biz gecenin içinden uçmaya başlıyoruz, sabah güne bir nokta koyana dek!”

Işte geliyor. Ben hoşlandığım kadınlara hitaben konuşmaktan çekiniyorum. Isterdim ki erkek kadını değil, kadın erkeğe hitaben konuşsun. Ya da en iyisi söyle olmalı: Kadın erkeğe baksın ve onunla tanışmak istiyorsa gülümsesin. Erkekte kadını tanımak istiyorsa ona geri gülümsesin. Yani erkek kadına hitaben hiç konuşmasın. Sonuçta karar veren kadındır. Erkek kadını hiç rahatsız etmemelidir. Kadının bir göz kırpması yeterli olmalıdır.

Kadın beni hiç görmedi. Allah kahretsin, belki de o beni hiç görmek istemiyor. Kendimi şimdilik iyi his ediyorum. Yanına gitsem ne diyebilirim ki? „Hey! Bir şey icmek ister misin?” Bu tip maço şeyler mi söylesem? Yok derse ne yapacağım? En iyisi kendisini kendi halinde bırakayım. Dans ediyorum ama gözüm hep O‘nda. O beni yakaladı, hem de fena şekilde. Kendisini hiç tanımıyorum. Simdi ne yapacağım?

Kadın güzel, derin ve cesaretli bir dekolleté giyinmis. Dekolleté transparenttir, onun altında her şeyi tamda parildayan mavi satin elbiseye uyuyor. O beni burada olan kadınlardan en çok erotik olarak etkiliyor. Belki de sevdigim kişiliği değil, üstündeki kiyafettir.

İyi ve güzel bir yüzü vardır. Her şey yerli yerinde. Dar çenesi, dolgun dudakları, küçük kulakları, kısa ve mavi saçları, şapkası ve güneş gözlükleri. Belki de beni görmüştü. Okay! Yine herhangi bir bardaktan içiyor. Bu kesin onun bardağı değildi. Şarhoş mu acaba? Şarhoş kadınlara hitaben konuşmak hiç istemem. Hayır değil. Çok kontrollü elektronlar gibi insanların etrafında  dans ediyor sanki Dj onun için muzik çalıyor. Kendisinden bayağı hoşlanıyorum.

Bir space cakes satın almak istiyorum. Bakalım tadı nasıl? Sabah saat 6:00′ya geliyor. Satıcı ve cevrede-kilerinin bitmiş bir hali var. Sanırım yorgunlar. Biri bir koltukta yatıyor, biri durmadan bana bakıyor ve gülüyor, sanki gülme hastalığı tutmuş ama hepside çok iyiler.

Koltukta oturan kalkıyor ve benim acaba kendisine bir şey sorduğumu soruyor. Hayır diyorum. Sonra biraz dans ediyor ve yine koltuğa oturuyor ve horlamaya başlıyor. Barın önünde bana gülümseyen de halen gülümsüyor, masanın üstündeki space cakesten birini alıyor, bana uzatıyor ve “benim sana bugünkü hediyem olsun!” diyor.

Space cakesin gerçekten güzel tadı var. Bayağı enfes!

Masanın sağ üst köşesinde çesitli transparent vidon-larda yeşil, kirmizi ve mavi sular köpürüp duruyor. Ben vidonların önünde durmuş köpüren güzel suya bakıyorum. Hep gülümseyen adam koltuğundan kalktı ve “Bir bardak ister misin?” dedi. Biraz düsündüm; “Ne bu?” dedim. „Space Drink!” dedi. “Hangisinden olsun?” „Mavi!” dedim. „Kendim yaptım!” dedi. „25% MDEA, 45% MDMA, 1,5% MBDB, 3,5% Placebos karıştırdım gerisi su ve su boyası.”

„Öyle mi?” dedim: „Desene sen acayıp bir vitamin bombası yapmışsın.

„Evet! Hey! Tam bir vitamin bombası!”

Bütün Goa insanları anlaşılan çok iyiler ve kendilerini sağlıklı besliyorlar. Kimyadan, onun saydığı şeylerden haberim yok. Diğerleri içiyorsa ben de bir bardak alayım dedim. Insanlar non-stop dans ettiklerine göre vitaminlere ihtiyacları vardır. Space drinki aldım ve yukarıya çıkarken tam arkamda onu gördüm ve güzelce bana gülümsedi. Ben de geri gülümsedim. „Bir yudum almak ister misin?” diye sordum. „Evet, severek!” dedi ve basladı mavi suyu başına dikmeye, öyleki yarısını içti. „Hiç tadı yok!” dedi. „Ne var bunun içinde?” MMD-DA-AE 40% ve Placeboys %5, DBD und do be, do be, do 30%” dedim ve o gülümsedi ve gitti.

Dans pisti yavaş yavaş boşalıyor. Çoğu yorgun bir şekilde oraya buraya yayılmışlar, içeceklerini ve sigaralarını içiyorlar, relax ediyor, muzik dinliyorlarken bana da bir şeyler olmaya başlıyor ama ne olduğunu henüz kestiremiyorum. Burası saat 9:oo da kapanıyor. Az zaman kaldı. Ne yapacağım şimdi? İlkin gözümün önündeki her şey dönmeye başladı, haddinden fazla renkli işik var. Oturan insanlar bazen cok büyük, bazen küçücük. Her şey degişim halinde. Yaşadıklarımı kelimelerlen anlatamam. Ben bu halimle onu arıyorum. Bir kattan diğer kata gidiyorum. Ladal’da gitmiş olmalı. Duvarlar da enterasan resimler görüyorum. Resimler durmadan yer değiştiriyor. Bazen duvarlar bomboş, bazen de ilginç resimlerlen dolu.

Teraseye çıkıyorum. Hava bayağı serinleşti ve rüzgar esiyor. Teddy hırkamı arıyorum. Nereye koyduğumu unuttum. Hay Allah’ım ne oluyor bana? Sonbahar. Sonbaharı severim. Asağı indim. Belki dans etsem? Ben de bir çokları gibi gülümsemeye başladım. Dudaklarımı kapatamıyorum. Durmadan gülümsüyorum. Asağıda zemin katında oturdum bir koltuğun üstüne ve başladım hayal kurmaya. Gözlerim açık. Muzik, ben ve birkaç kişi daha.

Saat 9:30. Kapıda duran adam kapıyı sonuna kadar açıyor. Allah kahretsin. Güneş tam içeri vuruyor. Kalkıp gitsem mi? Zaten kalkmam lazım, çünkü kapatıyorlar. DJ önündeki trans içinde delice dans eden kalabalığın üzerinde vaaz edercesine ellerini kaldırıyor, müzik boxlarında dum! Dum! Goa çalıyor ve herkes bazen bağırıp çağırıyor, tavandaki ışıklar su basar gibi gecenin beynine giriyor. Ben ilkin envai türlü psikadelik resimler, sonra bulanık, daha sonra karanlık, belirsiz ve çift en sona hiçbir şey göremez oldum ve kendimden geçmek üzereyken vampirlere dönüştüm. Gözüm ışık görmek istemiyor. „Hey! Sen!” diyorum hemen yanımda durana. Benim hırkamın nerede olduğunu biliyor musun?„ Çok iyi bir insan. „Hemen arkanda!” dedi. Gülümsedim ve „Thx!” dememle dışarı çıkmam bir oldu.

Dışarıda hava oldukça soğuk, sanki kar yağacak. Ben çok ince giyinmişim. Gülümseyerek eve doğru yürüdü-gümü sanıyorum. Hep gülümsüyorum. Dudaklarım kapanmak bilmiyor. Otobüs durağında siyahi bir güzellik duruyor. Onunla kısa bir geçmişimiz oldu. O da gülümsüyor. Sanki birbirimizle yeni tanışıyoruz gibi selamlaştık. Ben yoluma devam ettim. Geçmis geçmiştir artık. Köprünün önünde geri baktım. Siyahi güzellik bana el sallıyor. Ben de geri el salladım. Otobüs geliyor. Otobüse binsem mi acaba? Hayır benim metroya kadar yürümem lazım. En iyisi, çünkü ben otobüse binmeye cesaret edemiyorum.

Treptower! Tamam buldum. Bu benim istikametim. En azından doğru istikameti buldum. Aniden korkular sarıyor beni ve yüzlerce insan görüyorum etrafımda. Bir şey söylemiyorum. Ben yoluma devam ediyorum. Aniden ormanlar, insanlar kayboluyor. Eyvah! Bisikletimi unuttum.

Yürüdükten yüz metre sonra dudaklarım yavaş, yavaş kurumaya başladı. Geriye baktım, epeyce yol almışım. Kesinlikle su içmem lazım. Ama ortalıkta su yok. Ne yapacağım şimdi? Yerimde soğudum durdum. İleri gitsem su bulabilir miyim? Geri gitsem zamanında yetişir miyim? Tüm bunları düşünürken; „İmdat! Suya ihtiyacım var, bana yardım edin!” diye bağırmak geldi içimden bu seferde ağzım açılmıyor. Hay Allahım şimdi ne oldu? Görünürlerde su yok, bir insancık bile yok. Ben büyük bir alanda yalnız başımayım. Ne olacak simdi? Agzım bir çöl gibi kupkuru. Allah’a yalvarı-yorum. Peygamberlere yalvarıyorum. Yardım eden yok. Uçsuz bucaksız büyük bir alanda sabahın köründe yalnız başımayım. Olur mu böyle bir şey? İyi ki burnum var. Burnumun bir tarafı kapalı diğer tarafı ile hafiften soluk alabiliyorum. Ama dudaklarım zamk gibi birbirine yapışmış, açılmıyorlar. Oh! Allah’ım! Demek buydu artık! Ölüm yakama yapıştı. Öldüm öleceğim. İçimden bağırıyorum: „N’olur bana su getirin!” Ortalıkta kimse yok. Elveda! Demek bu kadar hızlı ölüm gelebiliyor. Ölümüm gözünün içine bakıyorum. Soluk zor alıyorum. Heyecandan bir şey yapamaz, düşünemez oldum. Halbuki çişimi elime alıp dudaklarımı biraz ıslatabilirim. Ama bu kadar dahi düşünemiyorum. Acayıp korkuyorum. Ölümden hic korkmayan ben, adeta bir tavşan gibi ölümden korkuyorum. Ne yapacağım simdi?

Büyük bir alanda duruyorum, güneşin ışığında ve ölümümü bekliyorum. Artık bir şey yapamam. Uzakta, yakında kimse görünürler de yok. Ne araba, ne hayvanlar ne de insanlar. Ben büyük bir alanda yalnız başımayım. Hayır aniden insan toplulukları görüyorum. Etrafım insanlarlan dolu. Ama ben konuşamıyorum. Park eden arabalar … Ne kadar da çok. Ama yanlarına gidemiyorum. Korkudan yürüyemiyorum. Sonra her sey yine geldigi gibi kayboluyor. Çıldırmak üzereyim. Ne oluyor Allah aşkına? Var mı çevremde insanlar? Yoksa yok mu? Bilmiyorum. Öyle oturdum yere saatlerce çocuk gibi ağladım.

Halbuki ölümden ben hiç korkmuyordum. Ölüm gelmiş sefa getirmiş. Nasılsa ölmeyecek miydik? Ama ölümün türleri var. Insana öyle aniden bir kör kurşun denk gelse ve insan ansızın ölse neyse. Ama ben yarı ölü, yarı diriyim. Öleceğimi biliyorum. Ölümden korkma-samda hava almamak ve nereye gideceğini bilmeden aniden dünyayı terketmek beni belki de korkutuyor. Gerçekten de korkularıma hiçbir anlam veremiyorum. Zaten ölmeyecek miyiz? Cesaretimi topladım, sırtımla uzandım yere “haydi ölüm gel!” dedim ve aniden gökten yağmur yağmaya başladı. Inanamadım. Yağmurdan ıslanan ellerimi dudaklarıma sürdüm. Dudaklarım kurumuş bir çicek gibi açılmaya başladı. Sevincimden havaya ucuyorum. Yaşam başkaydı. Ve önümde betondan yapılmış kocaman alanı yine görüyorum. Bir Stadium gibi. Hayır betondan değil. Altı hafif kumdan. Orada burada küçük çukurlar ve cukurların içinde su var. „Aman Allah’ım!“ diyor ve bir çukurdan diger çukura koşuyorum. Bol bol su içiyorum. Su ne kadarda değerliymiş. Yemek yemesem 60 gün dayanırım. Ama susuzluk çok kötü. En fazla üç gün dayanılır. Ben de sanki üç haftadır su içmemişim. Çukurlar da bol bol su içtim. Suya doyum olmuyor.

Bir süre sonra bölgeyi terk etmeyi düşündüm ama korkuyorum. Eger diyorum yolda bu bana bir daha olursa ne yapacağım? Beraberim de mutlaka su alma-lıyım ama su koyacak yerim yok.

Ben ağacın dibine oturdum ve tüm bunları düşünürken biri bana yaklaştı. „Alles klar?” dedi. „Alles klar!” dedim. „Ada’da kimse var mı?” diye sordu. „Hayır yok!” dedim. “Saat 9:00′da kapattılar!” O yinede ben oraya gideceğim dedi ve gitti. “Bana lütfen gelirsen bir şişe getir su dolduracağım!” dedim ve durumu izah ettim. “Olur!” dedi gelirsem getiririm.

Saatler geçti çocuk gelmiyor. Ben ağacın etrafında dönüp dolaşıyorum. Halüzinasyonlar halen var. Resimler, komik renkler, hayvanlar, sesler, müzik. Seslice muzik dinliyorum ve sesler işitiyorum. Sesler bana buradan Non-Tox’a gitmemi söylüyor ama ben kendime güvenmiyorum. İlle de su beraberim de alaca-ğim. Ağacın altında dans etmeye başlıyorum. Aniden yanımda dans eden onlarca başkası. Ladal? Ladal nerede? Saate bakıyorum saat 16:00. Vay anasını sayın seyirciler. Demek yedi saatten beri ben yalnız başıma buradayım. Bu arada gözüm bir çöp kutusuna takıldı. Sonra baktım ki burası büyük bir park. Çöp kutusunda bir cola dozesi buldum ve yıkadıktan sonra suyla doldurdum ve yoluma koyuldum.

Non-Tox’a gitmeden önce Stellwerk’e uğradım. Stellwerk’in önünde öğlen sonrası bir open-air parti vardı. Orada da Goa çalıyorlardı ve gelenler gerçektende iyi insanlardı. Ben de katıldım onlara. Gerçi Pazar günleri Non-Tox gündüz 12:00′den sonra açık ama olsun biraz burada durayım dedim. Nasılsa ölümden yeni kurtuldum şimdi bunu kutlamalıyım.

Partiye gelir gelmez kendime bir Red Bull aldım ve bir köşeye oturdum. Sanki herkes bana bakıyor. Ben de önüme bakıyorum. Sonra kalktım ve dans ettim. Saat 22:00′ye geliyordu. Non-Tox’a gitmekten vazgeçtim. Zaten clublardan hoşlanmıyorum. Ben daha çok parti insanıyım. Boy-pos, göz-kaş kontrolü yapan yerlerden prensipten hoşlanmam.

Stellwerk’te içeri girdim, kendime güzel bir koltukta bir yer aradım ve oturdum. Çok yorgundum. Birkaç saat yatmak fena olmazdı. Zaten bunu sıkça yapardım. Cuma akşamı yola çıkardım, Pazar aksamı eve gelirdim. Yatayım mı, yatmayayım mı diye düşünürken, arkamdan bir kadının sesi; „Yorgun musun?” dedi. „Evet!” dedim. „Istersen bana gidelim! Ben iki cadde ileride oturuyorum!” Laika, tam Goa-Hippi, renkli menkli elbiseleri ve dreadlock saçlarıyla çok güzel ve enteresan bir kadın. Ben hiç düsünmüyorum tabii, dünden hazırım, hemen gidelim diyorum.

Laika’yı üç dört aydan beri tanıyorum. Birbirimizi sıkça faxladık ama tanışma olanağımız olmadı.

Eve gelir gelmez Laika muzik koyduktan sonra hemen duşun altına girdi. Duştan çıktıktan sonra süslü püslü bir gömlek giydi ve oda da yarı çıplak oraya buraya gitti, bir şeyler aradı, arada bir dans etti ve bana:„Duş etmek istemez misin?” dedi. Ben de: „Hayır!” dedim. Laika: „Okay! Nasıl istersen! Dolapta biraz yiyecek içecek var. Istersen hepsini yiyebilirsin. Yarın Pazartesi benim zaten aliş-veriş yapmam lazım.”

„Tesekkürler Laika!”

„Muzik?”

„Canın nasıl istiyorsa!” dedim.

Laika Maria Calas‘ı CD-Player’e koydu, ben koltuğa geri yaslandım ve düşündüm: Yaşadığım gerçek mi? Yoksa bir rüya mı? Gerçek? Rüya? Yaşamın kendisi bir rüya değil miydi?

Saat 24:00′e doğru geliyordu. Son metroya yetişmem gerekiyordu. Kalktım kapıya doğru yürürken Laika’yı yatağında mışıl mışıl yatarken gördüm.

Pazar günleri metro bütün gece açık değil. En son Tren 12:52′de gidiyor. Daha biraz zamanım vardı. Yavaş yavaş metroya yürüdüm. Gece otobüsleri de vardı ama canım hiç otobüse binmek istemiyordu. 12:52 iyiydi. Yarın nasılsa çalışacaktım. Stres yapmaya gerek yoktu ve köpek gibi yorgundum. Laika gitmemi anlayışla karşılayacaktı. Zaten kendisinden hoşlandığımı biliyor.

Metroda bir az uykuya karşı savaşmam lazım. Cok bıtkınım.

Bu da kim? Nerede bindi? Ilk olarak görüyorum. Kur-fürsten Caddesi mi?

Kurfürsten Caddesi’nde bu saatte cok komik yaratıklar vardır. Kadınlar para karşılığında erkekler ile yatıyorlar.

Kadın tam karşımda oturmuş beni dikizliyor. Çok kısa kırmızı bir mini giymiş. Güzel görünüşlü. Gözlerimi kapatıyorum ama uyumamalıyım. Birkaç kez uyudum, en son durağa sabahın köründe gittim, tekrar geri geldim, tekrar uyudum, diğer son durağa gittim, gecem metroda geçti. Uyumamalıyım derken gözümü açtım, kadın halen bana bakıyor. Ben de ne varsa artık. Kadın benden hoşlalanıyor mu? Yoksa hayat kadını mı?

Zoo’dayız!

Kadın Tren’ın kapısını açıyor, çok eski bir tanıdıkmış gibi bana: „Hadi gel, Treni kaçıracağız!” diyor. Ben de bir iki demeden peşinden hemen iniyorum.

Biz 9 numaralı metroya biniyoruz. Turm Caddesi’nde iniyoruz ve kendisine gidiyoruz. Çok güzel bir dairesi var. İki oda, banyo. Mutfak büyük odaya entegre edilmiş.

„Bir şey içmek ister misin?”

„Su lütfen!”

„Su?”

„Evet! Musluk suyu lütfen!”

„Okay başlıyor muyuz?”

„Neye başlıyoruz?”

„Aptallığı birak çocuğum gel şimdi!”

Okay! Yatak odasındayız. Eski bina; Sadece bir yatak, üc mum, güzel döşeme tahtaları, tavan ve duvarlar beyaza boyanmış, resimsiz, cok güzel bir oda.

„Okay! Gidelim o zaman. Yoksa geç kalacağım.”

„Nereye? Ben de seninle gelebilir miyim?”

„Hayır, bu olmaz, üzgünüm.”

„Numaraları degiştirelim?”

„Hayır! Olmaz, üzgünüm!”

„Okay! Biz birbirimizi tanımıyoruz?”

„Evet! Biz birbirimizi tanımıyoruz.”

„Alles Klar!”

„Alles Klar!”

Zoo’ya kadar beraber Taxi alıyoruz. Ondan sonra da eve yürüyeceğim. Turm Caddesi’nde ışıkta o benden önce hızlı hızlı gitti, cünkü ben çok yorgundum ve aniden bir araba son hızla üzerimize yürüdü öyle ki, şimdi yasadığıma çok sevinmem lazım. Natalie D. sırt üstü önümde yere uzanmış, başı yarı ezilmiş ve bacaklarının her biri bir yere bakıyordu. Ben şok geçirmiş, lambanın önünde dikilip donmuş söföre bakı-yordum. Söför neyin nasıl olduğunu bilmiyordu ve hemen arabadan indi ve yanıma geldi, fena şekilde içki kokuyordu. Biz daha tam yeşil olmadan sarıdan geç-miştik. Polis geldi, ben bildigimi söyledim ve oradan uzaklaştım.

Natalie D. gözlerimin önünde öldü ve belki bir hayat kadınıydı. O benden para istemedi, ben de onunla yatmadım. Natalie D.‘nin kim olduğunu bilmiyorum. Onun kim oldugunu ögrenmek için araştırabilirim ama neden? Bu sehirde 4 milyon insan yaşıyor. Bir kişinin ölümü kimi ilgilendirir? Okyanusta bir damla su. Eğer akrabaları ve arkadaşları vardıysa hiçbir şey bilmeyecekler. Ben onun elinden fırlayan çantasını, nüfus cüzdanını ve her şeyini polis gelmeden önce çöpe attım. Onu kimligini saptamak kime yarıyacaktı?

Pazartesi, saat 5:18: Yatmaya gidiyorum. Ladal’ın bisikleti asağıda.

Pazartesi, saat 7:00: Zil çalıyor, çöpçüler.

Pazartesi, saat 8:12: Ladal beni yatağında uyandırıyor.

Pazartesi, saat 9:00: Iş başındayım, yeni haftanın baslangıcı.

Berlin, 04. Eylül 1998

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s