Jine&Sera

Dersim, Mezarlık: Jine, babası, kardeşleri Soreş ve Mere, akrabalar, çocukluk ve sınıf arkadaşları, tanıdıklar… Kimisi sesli ağlıyor, kimisi sızlıyor, kimisi sessiz sedasız sadece üzgün ve yas tutuyor. En çok ağlayan küçük Mere. Jine’de ağlıyor ama içinden. Kimse onun sesini duymuyor, gözyaşlarını görmüyor. Jine duygusal bir Orta Doğu kızı değildir. Her canlı varlık için ölüm kaçınılmaz bir gerçektir. Hayat böyledir. Ölen ile ölünmüyor. Jine, bu gerçeği biliyor ama annesi kırk yedi yaşla beynindeki kötü huylu bir tümöre yenik düşmüştü. Daha gençti. Jine, böylesi bir ölümü bir türlü kabul edemiyordu ve derinden etkilenmişti, çünkü o haksız bir şekilde gelmişti. Ölüm tabii ki herkese vardı. Ama annesi bu genç yaşta ölmemeliydi. Keşke O da dedesi gibi yaşlansaydı ve sonra ölseydi. O zamanda belki yine üzülecekti ama bu kadar üzülmeyecekti, çünkü annesi daha her işini yapıyor, vızır, vızır çalışıyor, yaşama bağlı, yaşamı çok seviyordu.

Çevredeki herkes ağlayıp sızlarken o bunları düşündü. Belki de annesini gömmemeli yakmalıydılar. Bunu Hindistan’a gidince öğrenmişti. Dersimliler Alevi‘ydi ve ölülerini yıkayıp, kefenledikten sonra Dersim ritüellerine göre defnediyorlardı.

Canlılar doğar, büyür ve ölürler. Kimse de biz ölünce bizimle ölmeyecek. Hayat devam edecek. Herkes kendi hesabını işlemeye devam edecek. Sevilme ölçümüze göre bir müddet yoğun olarak hatırlanacağız, sonrasında belki de unutulacağız. Ama Jine annesini hiç unutmayacaktı, çünkü Jine onu çok seviyordu.

Asrin, Jine’nin annesi, Stuttgart’ta bir çikolata firmasında çalışıyordu. Asrin, çok iyi bir anne ve çocuklarına iyi bir arkadaştı. Jine, Lise diploması yapıp Berlin’e taşındığın da babası Serkan taraftar değildi. O bir kız çocuğunun büyük bir şehirde yalnız başına gitmesinden de yana değildi. Babasına göre Jine, Stuttgart’ta okulu bitene kadar evde kalmalıydı. Jine’nin annesi Asrin, Jine’yi desteklemişti. “Git kızım! Yolun açık olsun! Git! Dünyayı gör!” demişti, “Stuttgart’ta kalıpta ne yapacaksın?”

Mezarlıkta insanlar Asrin’in tabutunu yavaşça indirdiler. Jine bir adım ileri gitti, yerden bir avuç toprak aldı, öptü, alnına koydu ve elindeki çiçekler ile birlikte tabutun üstüne fırlattı. Mere, çocukların en küçüğü seslice ağlayıp bağırıyordu: “Asrin! Asrin! Wohin gehst du? Çevredekilerde bu çaresiz çağrışmalara dayanamayıp ağlıyorlardı. Küçük Mere annesine hep ismiyle çağırıyordu.

Doğumla başlayan hayatın sonu ölümdü! Hayatın baharında, neler görüp, neler yaşayacaktık? Film şeridi gibi bir yaşam… Ama bir gün mutlaka sona erir. Belki de erimez! Jine, haksızlıkların, baskının, sömürünün, işkencenin olduğu bir dünyada Allah’a inanmak istemiyordu ama ya insanları kim yaptı diyordu? Nasıl ki bir masanın yapıcısı vardıysa, insanların, doğanın, uzayın ve bitkilerinde bir yapıcısı olamaz mıydı? Jine agnostiklerdi. Bazen Allah‘a inanıyor, bazen de inanmıyordu. Eğer vardıysa bir Allah sonsuz bucaksız uzayda gelip insanlarla mı ilgilenecekti? Diğer yandan Allah sıfırdan ve yoktan var olamazdı. Onun da bir yaratıcısı olamaz mıydı?

Jine, severek ölen insanların öbür dünyaya gitmelerini, yani annesinin Cennet’e gitmesini istiyordu. Ya da bir gün dirilmesini… Fakat bu konularda daha çok materyalistler gibi düşünüyordu. Cennet ve Cehennem dünyanın kendisiydi. Öbür dünyayı tasavvur bile etmek istemiyordu. Nasıl ki bir ağaç yeşerir, yaşlanır sonra kuruyup yere düşerek toprak oluyorduysa, insanların yaşamı da belki öyleydi. Bizler doğanın bir çocuğuyduk. Doğuyoruz, büyüyoruz sonra yaşlanıp, ya da ani bir hastalıktan ölüp gidiyoruz. Doğayı ve evreni açıklamaya Jine’nin aklı ermiyordu. Onun için iki sömestri okuduğu felsefeden politolojiye değiştirmişti.

Marx: „Filozoflar dünyayı yorumlamakla yetindiler. Oysa asıl önemli olan dünyayı değiştirmektir.” demişti. Marx’ın bu sözü Jine’yi fena şekilde etkilemişti ama Jine Marxist değildi. O artık dünyayı yorumlayan değil, dünyayı nispeten değiştiren olacaktı, çünkü insanlar ilahi olmayacaklardı. Hırsızlık, yankesicilik, yalancılık, dolandırıcılık, haksızlık, kıskançlık, sömürü ve baskı, birbirini çekememezlik oldukça; poliste, hapishaneler, kanunlarda olacaktı. Jine, sınıfsız, sömürüsüz, sınırsız bir dünyaya şimdi olabileceğine inanmıyordu. Belki 250-500 sene sonra, ama dünyanın şimdiki haliyle onun üzerine düşünmek bile istemiyordu. Tabii vizyonlar olmalıydı. Jine’nin vizyonu bu dünyada herkese eşit hakların olması, iş, konut, zaruri ihtiyaçları karşılamak için yeterince para, özgürlük ve bağımsız yaşamaya inanıyordu. Jine bir realistti ve reel politika yapmak istiyordu.

Annesinin ölümü veya ölüm üzerine fazla düşünmek, doğa ve evren gibi iyiydi, gerekliydi ama belli bir süre sonra noktayı koymalıydı.

Amcasının evine gelince Jine çok yorgundu. Mere halen bağırıp çağırıyordu. Jine ve Soreş her ne kadar Mere’yi kucağına aldılarsa da, kız durmuyordu. Bir süre sonra ancak sakinleştirebildiler.

Jine, Dersim’in dağ mahallesinde tam on iki sene yaşamıştı. Çoğu çocukluk ve sınıf arkadaşları gerillaya gitmişlerdi. Diğerleri de çok politize olmuşlardı.

Bir yandan annesinin ölümü, diğer yandan mücadeleci sınıf arkadaşları Jine’nin kafasını allak bullak etmişti. Jine’nin Dersim hakkında bilgisi çok yoktu. Oysa Dersim yöresi birçok uygarlık yaşamıştır. Türklerin 1937 soykırımını annesinden biliyordu, ancak Orta Çağ’da kalma Pertek Kalesi ve Munzur Vadisi Milli Parkı’nı yeni görecekti.

Kuzey Kürdistan’ın yukarı Fırat bölümün de yer alan Dersim, Kuzey’de ve Batı’da Munzur Dağları ile Karasu Irmağı, Doğu’da Bingöl Dağları ve Peri Suyu, Güney’de Keban Baraj Gölü ile çevrili bir doğa güzelliğidir. Hele ilkbaharda çeşmelerde fışkıran berrak suyun tadına doyum olmuyordu.

İlkbahardı. Her taraf mis gibi kokuyordu. Dağ Makalesi merkeze uzak değildi. İki hafta boyunca Jine çocukluk arkadaşlarıyla Dersim’i ve çevresini gezdi ve bölgeye bayağı alıştı ama bölgedeki askerler, tanklar, polisler Jine’ye orada yaşam hakkı tanımıyordu. Dersim Türklerin işgali altındaydı.

Jine, yeni tanıştığı Sera’yı düşünürken Almanya’yı, dahası Berlin’i özledi. Bir an evvel oraya gitmeli aktif mücadele eden Sera’ya her şeyi anlatmalıydı. Jine’nin çok türlü arkadaşları vardı: Almanlar, Amerikalılar, Israilliler … Ama Kürdler ile ilişkisi bir ailesinden ibaretti. Sera bambaşkaydı ve diğer arkadaşlarına hiç benzemiyordu.

Jine, Sera’yı Green Peace’in düzenlediği bir yürüyüşte tanımıştı. Yürüyüş çevre kirliliğine karşı yapılmıştı. Sera, Halepçe soykırımı ile ilgili bildiri dağıtıyordu. Jine bildiriyi alınca Sera’ya gülümsedi. Sera geri gülümseyerek adın ne diye Jine’ye sordu:

Jine’de: “Jine!” dedi.
Sera:”Kürd müsün?”
Jine: “Evet, Kürd’üm!”
Sera: Cluba hoş geldin!” diyerek karşılık verince ikisi birden sesli gülüp kucaklaştılar ve biraz sohbet ettikten sonra numaraları değiştirdiler. Sera bildirileri dağıtmaya devam etti.

Jine’nin ailesi her Dersimli aile gibi liberaldi. Babası, Serkan Adan, Almanya’ya gelmeden önce Dersim’de bir Terzi Dükkânı varmış. Sonra 1978′de durumunu parasal biraz düzeltmek için Almanya’ya gelir ve Almanya’da yine kendi mesleğinde çalışır. Serkan sakin birisidir. Politikadan, felsefenden fazla anlamaz ama çocuklarını, eşini sever, sayar. Serkan’da büyük ülke sevgisi ve özlemi vardır. Her sene her şart altında Dersim’e uğrayacaktır. Çocuklar Almanlar ile içli dişli yaşıyorlar. Kürd kültürüyle uzaktan yakından asimile olmuş diğer Dersimliler gibi hiçbir ilişkileri yoktur. Serkan bu duruma biraz üzgün ama sesini çıkarmıyor. “Çocuklarım mutlu olsun, yeter bana!” diyordu.

Serkan, Asrin’in hastalığına çok üzülüyordu. Doktorlar sizin eşinizi ameliyat edemeyeceğiz, çok geç dediklerinde, Serkan diz üstü yere çökülmüş ağlamıştı. O günden sonra ağır depresyonlara girer. Asrin ölmüştü, Serkan çaresizdi ve elinden hiçbir şey gelmiyordu. Jine Dersim’de babasının bütün işlerini kardeşi Soreş ile birlikte gördü. Bu nedenle Jine iki hafta Dersim’de kaldı. Bu iki hafta askerin namlusu altında Jine’ye iki yıl gibi geldi. Geceleri silah sesleri, gündüzleri her köşede aramalar… Her taraf polis ve asker ile doluydu. Dersim’de, Kürdistan’ın diğer bölgeleri gibi 1980 askeri darbesinden sonra Olağan Hal Bölgesi ilan edilmişti. Serbest gezmek, düşünce belirtmek, seminerler düzenlemek, örgütlenmek yasaktı. Güzelim bir bölge yaşanamaz bir hale gelmiş, adeta virana dönmüştü. Her kişi başına üç asker düşüyordu. Genç insan neredeyse yoktu. Sadece yaşlılar ve çocuklar kalmıştı. Bu durum Jine’yi derinden etkiledi.

***

Jine, Berlin’e gelişinin hemen ertesi günü Sera’yı aradı ve akşama doğru Café Morena’da buluştular. İkisi de birbirlerini görmekten çok sevinçli ve heyecanlıydılar. Jine, annesinden ve Dersim’den anlattı. Sera, Jine’yi teselli etmek istiyordu ama nasıl yapacağını bilmiyor, sessiz kalmayı tercih ediyordu.

Jine ve Sera’nın üçüncü görüşmeleriydi. Sera, asıl ismi “Clarissa Lenz” olan bir Alman adamın ve Kürd kadının çocuğuydu. Annesi Jale Dewran Kürdistan’ın baş şehri Amedliydi. Jale’nin Babasının bir inşaat firması vardı. Firma çok iyi işliyordu. Maddi durumları oldukça yerindeydi. Dewran ailesi Kürd burjuva sınıfından sayılıyordu. 1980 yıllarıydı. Askeri cunta gelmiş, yer yerinden oynuyordu. Yakalanmalar, aramalar, kaçırmalar, idamlar, işkenceler, faili meçhul cinayetler… Devlet halk üzerinde fena şekilde bir terör estiriyordu. Her gün görülmedik acı, her gün baskı, öyle ki insan orada yaşayamaz, uyku gözüne giremez olmuştu.

Jale’nin babası, bir gün diğer Kürd işadamları gibi PKK’ye maddi yardım ve yataklık yapmaktan kaçırılır ve öldürülür. Jale ve abesi Sipan babalarının cesedini şok içerisinde sokak ortasında bulurlar.

1978′de PKK kurulmuştu. Sipan PKK’nin önde gelen bir militanıydı. Babasının ölümünün altı ay sonra Sipan yakalanır, ağır işkencelerden sonra PKK militanı olarak bölücülükten yirmi bir yıl hapis cezasına çarptırılır. Jale’nin ablası o dönem üniversitede tip okuyor. O da Doğu Devrimci Kültür Dernekleri militanıdır. Babasının ölümünden iki yıl sonra Ankara’da faşistler ile çıkan bir çatışmada ölür. Jale şaşırmıştır. Kendisi İngilizce öğretmeni ve 25 yaşındadır. Amed’de akrabaları vardır ama acısı büyüktür. Babası, abesi, ablası … Sevdiği en güzel insanlar hayatından yok olmuştur. Onların dışında diğerlerinin ölümü, yakalanışları, işkence görmeleri… Bir bütün devlet terörü sona ermek bilmez. Jale, psikolojik olarak bitmiştir, toplar pılını pırtısını Berlin’e gelir ve iltica eder.

Jale’nin ilticası üç sene sonra kabul görür ama Jale’de hal kalmamıştır. Berlin’de o dönem Amnesty International’a gider gelir. Aynı zamanda tedavi olmakta, bir psikologda terapi yapmaktadır. Jale, büyük bir travma yaşamaktadır.

Jale, 1983′te Amnesty’de Alman Thilo Lenz ile tanışır. Thilo 35 yaşında, yakışıklı, alçakgönüllü, insan ve doğayı seven biridir. Jale Thilo’ya aşık olur, evlenirler ve bu evlilikten 1985′te Clarissa (Sera) doğar.

Jale, doğan kız çocuğunun ismini ne pahasına olursa olsun bir Alman ismi takmayı ister. Thilo her ne kadar Kürd isminde ya da Kürd ve Alman ismin de ısrar ettiyse de, Jale “hayır!” dedi: “Benim kızıma isim dolayısıyla herhangi bir zarar gelmesin! Bu dünyada çok ırkçı vardır! Kızım tam bir Alman olsun ve Almanya’da kendi ülkesinde kendisini yabancı hissetmesin. Ne de olsa babası bir almandır!” Ve kızını öyle de eğitir.

Jale ister ki, Clarissa tüm bu şiddet olaylarından, politikadan uzak dursun. Ama annesinin halini gören Clarissa tam tersi bir tepki gösterir. Clarissa, on iki yaşından beri kendisinin tam Alman olmadığını, bir tarafının Kürd olduğunu ve annesinin yaşadığı acıları bir, bir bilmektedir. Bu nedenle Clarissa kendisine bir Kürd ismi olan “Sera” koymuştur. O kim olursa olsun, benim ismim “Sera”dır der. Annesi ne yapacağını bilmiyor.

Ayaklanmalar, savaşlar tahribattı. Jale, tüm bunları iyi biliyor ve kızını korumak istiyor, haksızlığa, baskıya, zulme adeta boyun eğiyordu. Oysa Sera tüm bunların tersiydi. O küçük yaşta bile “ben büyük olursam Kürdistan’a gider senin öcünü alacağım,” diyordu. Bu tür söylemler Jale’yi bir yandan korkutuyor, bir yandan da gülümsettiriyordu. Bir çocuk kafası, ne olacak ki? Anne, kız çocuğunu ciddiye almıyordu. Sera her yaptığını annesine anlatmıyordu. Çoğu şeyleri gizli yapıyordu, annesiyle arası çok soğuktu.

2004 yılın da Sera başlar Berlin Teknik Üniversitesi’nde Mimar Mühendisliği okumaya. Çocuklarının Mimar veya İnşaat Mühendisi olmasını sokak ortasında cesedi bulunan ve yıllardır İnşaat Firması olan dedesi istemişti. Sera’nın dersleri iyi ve Sera gerçekten de çok zeki bir kızdı ama politikaya ilgisinin büyük olması ve politik aktifliği yüzünden bazen okuluna konsantre olamıyordu. Sera dördüncü sömestrideydi. En iyisi okulu bırakıp politikayla uğraşmaktı, çünkü Kürdistan’a birkaç ev yapmakla onları özgürleştiremezdi. Düzen değişmediği ve sömürgecilik sona ermediği müddetçe Kürdler rahat etmeyecekti. Kürdistan her yönüyle zengin bir ülkeydi ve bu zenginlik sömürgecilerin iştahını kabartıyordu. İşte bu iğrenç iştaha bir son vermek, onları her şeyiyle ülkeden kovmak gerektiğini düşünüyordu.

Sera, aslında çok kere gerillaya gitmeyi istemişti. Fakat PKK’nın politikasını beğenmiyordu. PKK Avrupa’da yaptığı eylemlerde polisi dövmesi, otobanları işgal etmesiyle Batılıların Kürdlere duyduğu sempatiyi yerle bir etmiş, Kürdlerin imajını çok kötülemişti, öyle ki Bati toplumu Kürdlerden nefret edecek duruma gelmişti.

Sera, özgür ve bağımsız bir Kürdistan için ölmeye hazırdı ama Türklerin demokrasisi için ölmek istemiyordu. PKK, Öcalan’ın kaçırılışından sonra stratejik değişikliğe gitmiş, bağımsız Kürdistan istemi yerine, Türkiye’nin Misak-i ve Milli sınırları içerisinde Kürdlerin ve diğer azınlıkların yaşayacağı bir “Demokratik Cumhuriyet” istiyordu. Sera ise hayır diyordu, Kürdistan bir ülke, Kürdler de bir ulustur. Türkler, Araplar, Farslar Kürdistan’ı işgal etmişler, onun için terk etmek mecburiyetindedirler. Sera çok radikaldir ve: “Dünyada en değerli şey özgürlük ve bağımsızlıktır. Ona ulaşmak için her yol ve yöntem meşrudur!” diyordu.

Jine, Sera’yı hayretle dinlemekteydi. Sera’ya bir türlü yardım etmek istiyor, daha doğrusu kendisi de Sera gibi aktif olmak istiyor ama Jine daha çok bir şeyin üstünde derin ve duygusal değil rasyonel düşünen biridir.

Radikal düşüncelerine rağmen Sera esprili, açık fikirli, toleranslı, cana yakın, çok sempatik ve hiç can sıkıcı olmayan bir tiptir. Sera’nın erkek arkadaşı yoktur ve kafasında sadece bir şey vardır: Kürdistan’ın özgürlüğü ve bağımsızlığı. Sera’nın bağımsızlığa ve özgürlüğe efsanevi bir sevgisi var ve Sera patlamaya hazır bir bombadır.

Cumartesi:

Jine ve Sera beraber ilkin Café Milchbar’a ondan sonrada klup Non-Tox’a gittiler. Non-Tox’ta Dj Minimal Techno muziği çalıyor, herkes delice dans ediyordu.

İçeri girer girmez Sera “bak işte!” dedi! “Batı toplumu artık eğlence toplumudur. Herkes dans ediyor, stres atıyor, savaş yok, baskı yok, işkence yok, insanlar özgürdür! İşte biz aynen bunu Kürdistan’da istemekle suç mu işliyoruz? Annem beni anlamıyor!” dedikten sonra hemen olduğu yerde dans etmeye başladı. Öyle güzel dans ediyor ki, Jine bir köşeye çekildi onu hayretle izlerken, sol tarafından adamın biri Jine’ye çarptı. Adam tam sarhoş değil ama yürümeyecek kadar içmişti ve Jine’den hemen nazikçe özür diledi. Jine, adamın yüzüne gözüne bakarak hafif gülümsedi ve adama “her şey tamam mı?” diye sorunca, adam “evet, evet, her şey tamam!” dedi ve Jine’ye teşekkür etti. Elias çok sempatik bir insandır, çocuk gibi ince bakışları vardır. Elias, Jine’yi bir şeyler içmeye davet edince Jine kabul etti. Elias, içecekleri aldıktan sonra, Jine’ye “dışarıya gidelim mi?” diye sordu. Jine için fark etmezdi, çünkü Sera zaten delice dans ediyordu. Jine, “gidelim!” dedi.

Bahçede, Spree nehrinin kenarında kendilerine sakin bir yer bulduktan sonra Elias, Jine’nin neden üzgün olduğunu sordu. Jine, her şeyi anlattı. Elias, duruma çok üzüldüğünü birkaç kez söyledi, ama yapılacak bir şey yoktu. Telefon numaralarını değiştirip içeri geldiler. Sera halen dans ediyordu. Jine, Sera’yı rahatsız etmek istemedi ve dans edecek hali de yoktu. Jine, Dersim, annesinin ölümü ve Sera arasında kafası darmadağınıktı. Şimdi birde bunlar yetmiyormuş gibi Elias hayatına giriyordu.

Sera geliyor. Sera ve Jine yan odaya gidip Chill-Out yapıyorlar. Oda da çok insan yok. Bir Dj, köşede birkaç kişi,  güzel dekore edilmiş bir oda. Jine ve Sera bu güzel dekore edilmiş odada dalıyorlar politikaya, felsefeye ve Elias üzerine anlatmaya.

Sera her türlü seksüel ilişkilerden uzak durduğunu söyler. Sera’nın on altı yaşında ilk aşkı olmuş, sonra birisi daha ile ilişki kurmuş, daha sonra bir üçüncüsüyle ilişki kurmuş, bir seneden beri arkadaşı yoktu ve olmasını da istemediğini söyler.

Jine bu konuda farklı düşünüyordu. Sevgi bir şimşek gibidir. Ansızın seni derinden vuruyor. Sevgi, aile insanlığın temelidir. Jine, kendisinin sevgisiz yaşayamayacağını söyler ve sevgi en doğal şeydir, tıpkı doğum, yaşam ve ölüm gibi. Sera’da bunları anlar ama annesinin başına gelenleri kendisini derinden etkilediğini ve onun en büyük aşkı Kürdistan olduğunu söyler. Sera hep açık ve net konuşur. Ne istediğini pekâlâ iyi biliyor, kendine özgüveni büyüktür, kendinden hep emin konuşuyor.

Jine’ne Sera ile buluştuğuna çok sevinçlidir ama bir politoloji öğrencisi olarak Sera gibi olaylara duygusal yaklaşmaz. Yaptığı her hareket, söylediği her söz yerli yerinde olacaktır. Kafası biraz bulanık ama onu yakında düzene sokacağını biliyor. Annesinin ölümü ve çektiği acılara birde Dersim’de gördüğü portreyi katınca büsbütün üzüldü ve acıdı ama biliyor ki, acımak kötü bir duygudur. İnsan gerçekler ile yüzleşmelidir. Ölüm herkese; insanların fakirinden zenginine, yaşlısından gencine, iyisinden kötüsüne, hepsine eşit derecede vardır. Asıl üzüntüsü belki de baskıya, sömürüye, zulme, haksızlığa karşı bir şey yapmaması, sadece zamanını clublar da ve Caféler de geçirmesidir. Oysa Jine pratik, elle tutulur, gözle görülür bir şey yapmak istiyordu.

Aslında Jine’nin kafası oldukça netti ama nereden başlayacağını bilmiyordu. PKK’ye gidemezdi. Onlar artık bağımsızlığı değil, Türklere demokrasi istiyorlardı. Oysa Türkiye’de demokrasi olur ya da olmaz bu Jine’yi pek ilgilendirmiyordu. Ama Türklerin demokrasisi için gencecik Kürd çocuklarını ölüme göndermek düpedüz aptallıktı diye düşünüyordu. Jine, Türkiye’de Avrupa tipi bir demokrasi olsa da, Türkler Kuzey Kürdistan’ı işgal ettiği müddetçe Kürdlere Türk demokrasisinin olmayacağını biliyordu… Jine, sömürgecilik sona ermeyinceye dek bu kavga bitmeyeceğini düşünüyordu. Bitmez, sunulan bütün “demokratik talepler” Kürdistan’da açlık, susuzluk ve sefaleti sona erdirmeyecek, Kürdler zengin ülkelerinde yine en kötü fakirliği yasayacaklardır. Sorun bu bağlamda işgal edilmiş ülke, ekonomi, devlet, toprak;  yani milli bir sorundu. Kürdistan sorununu dil kültür veya basit hak ve özgürlükler sorununa indirmek çok yanlıştı. Kürdler zenginlik kaynaklarının efendisi olmadığı müddetçe gelişmez ve refah düzeyi 3. Dünya ülkeleri düzeyinde kalır, diye düşünüyordu. Zaten sömürgecilerin Kürdistan’ı inkâr etmesi zenginlik kaynaklarını sömürmek içindi. Kürdler nasıl yasadığı, ne acı çektiği sömürgecilerin umurunda değildi!

Ayrıca İngiltere’de, İspanya’da en güzel demokrasi vardı ama İspanya Bask, Katalan, İngiltere Kuzey İrlanda sorununu çözmüş müydü? Hem sonra Türklere demokrasi getirmek Kürdlere mi kalmıştı? Zaten Türkler için Türkiye’de demokrasi vardı ama Kürdler için yoktu ve de olmayacaktı. Hele hele Türkiye’de Avrupa tipi demokrasi mücadelesi veren Kürdlerin ham hayal ettiğini düşünüyordu, Çünkü özünde Türkiye’de kurulusundan bu güne dek demokrasi zaten hiç olmamıştı. Türkiye 100 yıllık tarihinde derin devletin faşist ve ırkçı generalleri tarafından diktatörce kanla yönetildi. Bu gerçeği bilmek lazımdı!

Diğer yandan iki büyük yalan daha vardı:

  1. Ümmetçilik (Din kardeşliği)
  2. Halkların kardeşliği

Kardeş aynı anne ve babadan doğanlara denilir. Öz kardeşlerin birbirine kazık attığı, insanın kendi kardeşine, akrabasına, anne ve babasına güvenmediği bir dünyada, yabancıyla nasıl kardeş olur? Anlamak zordu… Ama halklar arası ilişkiler “kardeşlik” ilişkileri değil, tam tersine ÇIKAR ilişkileridir. Bu anlamda bütün insanların kardeş olduğunu söylemek ayni zamanda ensest olduğu için bir bakıma tam sapıklıktı.

Jine “Bu nedenle,” dedi, “Başarı sağlamak için bizim dinimiz, ideolojimiz, imanımız, kitabimiz Kürdistan olmalıdır. Evrensel olmanın ön kıstası ilkin milliyetine sahip çıkmak ve milli kimliğinle evrensel diğer kültürler arasında yer alabilmektir.

Sera: ”Biz ne yaparsak yapalım ABD’de Leninizm fobisi oldukça ve Kürd örgütleri de Marxist olması durumu zorlaştırıyor. Sen ilkin Batı’nın devletlerine karşı duracak, yani sözde anti-emperyalist olacaksın, onların otobanlarını işgal edecek, polisini döveceksin, sonrada onların kucağına geleceksin. Bu büyük bir çelişkidir. Öcalan Avrupa’ya değil, gerillaya, Kürdistan’ın dağlarına gitmeliydi. O dağlar ki bugüne kadar Kürdleri hep kucağında korudu. O dağlar Kürdlere hiçbir zaman ihanet etmediler” dedi ve ekledi: “Bazı çevrelerin dediğine göre Öcalan MİT’in adamıdır ve PKK’yi Türk devleti kurmuş ve yuvasına geri döndü diyorlar.”

Jine biraz düşündü: “Evet, bazıları da Öcalan’ın bir Stalinist, diktatör ve despot olduğunu söylüyorlar.  Jine için bu öyle önemli değildi. Stalin ve Batılılarda aynı masada oturup Potsdam Antlaşması’nı imzalamıştılar. Sorun PKK’nin belki komünistliği de değildi. Sorun çıkar meselesidir. Batı sadece çıkarlarını düşünüyordu. Öcalan ve PKK,  Batı’nın çıkarlarına ters düşüyordu. Yani Öcalan’ın Orta Doğu’da sözde bir “devrim” yapıp Kürdlere proletarya diktatörlüğünü dayatması, hem Batılılar için, hem de Kürdler için bir felaketti. Bir de komünizmin 21. yy tekrar horlanması var ki, Batı’nın PKK şahsında Kuzey Kürdlerini desteklemesi zaten mümkün değildi. Ama şu var: ABD, Rusya’ya karşı Bin Laden’i, yine Irak-Iran savaşında Saddam’ı destekledi, büyüttü, sonrada tepesine vurdu, bertaraf etti. Bu nedenle basta ABD olmak üzere Bati çıkarlarını her şeyin üstünde tutar. İdeolojiler onlar için belirleyici değildir. Marx, ben çıkarlarım için şeytanda olsa işbirliğine hazırım dediğini bir yerde okumuştum.

Batı ülkelerini örnek vermemin nedeni, Batı’nın muazzam geliştiği ve Orta Doğu devletlerinin ise tümden despot, ırkçı, faşist ve gerici olmalarıdır. Batı’dan çok şey öğrenebiliriz ama Doğu’dan maalesef bize acı, kan, baskı, zulüm ve sömürüden başka öğreneceğimiz hiçbir şey yoktur.

ABD ve İsrail, ne Kürdistan’ı işgal etmişler, ne Kürdler hak aradı diye dışkı yedirmişler, ne de bayrağını, kültürünü veya dilini yasaklamış, baskı ve zulüm uygulamışlar. Kürdlerin ABD ve İsrail’e düşman olmasının tek bir nedeni dahi yoktur!”

Gerçekten de PKK kendi dönemin de Yunanistan ve Suriye’den destek almış, ama Öcalan Avrupa’ya gelince herkes aniden yardımını kesmişti. Su an bir avuç sosyalistlerden başka dünyada PKK’yi destekleyen resmi düzeyde bir tek ülke dahi yoktu. Jine, Kürdleri yardıma ihtiyacı olan bir halk olarak değerlendiriyordu. Buda Kürdlere bağlı olan bir şeydi. Eğer Kürdler kendi aralarında ittifaka gider belli bir güç olurlarsa, ancak ondan sonra bazı devletler, ABD onları muhatap alabilirdi. Gerçi Güney’in ABD ile arası iyiydi ama ABD Yahudileri desteklediği gibi Kürdleri desteklemiyordu. Güney Kürdleri gelinen aşamada ABD’nin koruması altındaydılar ama bu geçicide olabilirdi.

Jine, Kürdlerin kendi sorunlarının çok zor olduğunu, Kürdistan’ın dünyanın en bağnaz, en şöven, en faşist ve en despot dört devleti tarafından işgal edilmiş olduğunu, Kürdlerin haddinden çok düşmanı olduğu ve bu nedenle Kürdlerin kendilerine ABD ve Avrupa gibi ülkeleri yeni düşman etmeleri veya anti-emperyalist, anti-kapitalist olmalarının gerekli olmadığını, dahası çok yanlış olduğunu düşünüyordu. Ayrıca dünya da diş dinamikler, yani sözü gecen ülkeler (ABD, Rusya, İngiltere, Fransa, Almanya) Kürdlerin bağımsızlığını istemedi mi, Kürdlerin istemi ne kadar büyük olursa olsun beş para etmez. Elbette biz ev ödevlerimizi yapmalıyız ama yukarıda adı gecen bu ülkelerin çıkarlarını dikkate almak zorundayız. ABD istese, daha doğrusu çıkarına gelse günde 10 tane Kürdistan kurar. Dünya sistemiyle birlikte hareket etmek istiyorsak, adi gecen devletlerin ülkemizdeki çıkarını da hesaplamalıyız. Başka türlü mümkün değil.

Eve geldiler!

Evde, bir şeyler atıştırdıktan sonra bilgisayarın önüne oturdular ve Kürd sitelerini, forumlarını araştırdılar. Birkaç adresi Sera zaten tanıyordu. Sera’nın Türkçesi ve Kürdçesi yoktu ama çok güzel Almanca, İngilizce ve İspanyolca konuşuyordu. Jine, Kürdçe’nin yanında Türkçe, Almanca, İngilizce ve Fransızca biliyordu. İkisi yatmaya gitmeden önce mutfakta Lisa ile buluştular. Lisa, Jine’nin ev arkadaşıydı. Öğleden sonra saat 14:oo’e doğru Jine ve Sera biraz yatmaya gittiler, Lisa’da gezmeye çıktı.

Pazar günü Jine ve Sera 6 saat yattıktan sonra Elias’ın telefon etmesiyle uyandılar. Elias, Jine’ye yakın bir yerde olduğunu söyledi ve Jine‘yi yemeğe davet etti. Jine, Sera’ya sordu ve Sera “olur gidelim,” dedi. Jine, Sera, Elias ile bir Taylandlıda buluştular. Jine’de, Sera’da Tayland mutfağına bayılıyorlardı.

Yemekten sonra bir videotheke gittiler. Epeyce film vardı. Sera „Hero” filmini önerdi. Jine ve Elias kabul ettiler. Evde filme baktılar. Sera o filmi iki defa görmüştü. Sera: „İşte düşmana karşı insan böyle savaşmalı!” dedi. Elias, “hayır” dedi, “insan savaşmadan da birçok şeye ulaşabilir ve insan bileğini kullanacağına, beynini kullanmalı.” deyince;

Sera: “Ya eğer beynini kullanmana fırsat vermiyorlarsa ne yapacaksın, elini koynuna koyup oturacak mısın?” Elias biraz düşündü ve “savaşlar tahribattır, acıdır, yıkımdır,” dedi. “Savaş olmamalıdır!”

Jine, ikisini sessizce dinliyordu.

Sera, Elias’a “örneğin sen bir yabancı veya Afrikalı olarak Batı’da yalnız başına bir metrodasın ve bu ülkede Skin Headlerin var olduğunu bildiğin için yanına koruman için bir silah alıyorsun. Ve bir durakta yapa yalnız olduğun metroya dört beş tane Skin-Head biniyorlar. Sen ne yaparsın? Biliyorsun ki Skin Headler acımayı bilmezler ve biliyorsun ki, seni ölesiye döğecekler, sen orada “peace” mi diyeceksin?”

Elias, “böylesi bir durumda ben elbette kendimi savunurum,” dedi. “Ama bu yine de savaşları haklı bulmaya yetmez.”

Sera: “elbette!” dedi. “Ama ben mi savaş istiyorum? Aslında Kürdler bugüne kadar hep kendini savundular. İşte bu yanlış! Bence Kürdler saldırmalı, sömürgecileri her şeyiyle kovmalıdırlar. Kürdlerin sömürgecilerin diline, ekonomisine, kültürüne ve siyasetine ihtiyacı yoktur. Hepsi defolup gitsinler!”

Jine, bu konuda aynen Sera gibi düşünüyordu. Elias ikna olacak bir tip değildi. O bir barış insanı, bir pasifistti. Sonra Matrix filmi üzerine konuştular. Jine ve Sera ikilisi bu iki filmden de çok etkilenmişlerdi ve keşke Kürdlerin de öyle süper mükemmel savaşçıları olsaydı diye yakınıyorlardı.

Elias, Ghobadi’den bahs etti. Onun filmlerini çok sevdiğini, aslında onun filmleriyle insanın gözünü açtığını söyledi. Jine ve Sera’da Ghobadi’yı tanıyorlardı ama baskıya, zulme, sömürüye, şiddete karşı savaşmak gerekiyordu. Ghobadi’nin filmleriyle belki Kürdlerin acılarını gösteriliyordu ama bu zaten bütün dünyada biliniyordu. Ne var ki kimse ona karşı bir şey yapmak istemiyordu. “Eylem gerekli, eylem!” dedi Sera.

Hero‘nun rejisörü Zhang Yimou‘ydu. Bu Film Amerika’da Quentin Tarantino tarafından sunulmuştu.

Bilindigi gibi Çin yedi bölgeye bölünmüştü ve yedi Krallık vardı. Qin Shi Huang M.Ö. 221 yılında diğer bölgelere karşı savaşı kazandı ve hepsini Qin-Dynasti altında, yani göğün altında toplayarak kardeşler arası olan bütün savaşları, düşmanlıkları sona erdirip ilk Çin İmparatorluğu’nu kurdu. O günden bu güne Mao dönemi hariç Çinler arası savaş yoktur.

Politik olarak Hero’da interessant olan kişilerin toplumun çıkarı için kişisel ideallerinden vazgeçtikleridir. Hata bazı eleştirmenler rejisör Zhang Yimou’yu diktatör rejimleri savunmakla eleştirdiler. Örnegin Zhang Yimou, Tian’anmen Alanı’ndaki soykırımın doğru olduğunu savunduğunu söylediler.

Film’de tabi ki Konfuzianizmin idealleri savunuluyor. Birey toplum için kendini feda etmek zorundadır. Bireyin kişisel istekleri, eğer topluma hizmet etmiyorsa egoizm olarak değerlendiriliyor.

Sera, Hero’ya üçüncü kez bakmaktadır ve aynı zamanda filmdeki tekniğe hayrandır. Hero’da yapılan special effects Matrix’i yapanlar tarafından yapılmıştır.

Jine’de filme büyük ilgi gösteriyor ve severek bakıyor. İlkin beşe bölünen, parçalanan Kürdleri, örgüt ve partileri birleştirmek gerektiğini söyledikten sonra “şiddet düşmana karşı evet ama Kürdler arası asla olmamalıdır ve demokrasinin olduğu bir yerde şiddete başvurmak çılgınlıktır,” deyince Elias, Hz. İsa gibi düşündüğünü ve Hz. İsa’nın “eğer birisi yüzünün bir yanına bir tokat vurursa, sen de diğer yüzü göster!” dediğini söyledi. Sera “Ben bunu hayatta yapamam!” dedikten sonra  „Bak Hz. İsa’dan sonra insanlar onun o söylemine rağmen nasıl birbirine girdiler. Siz Protestan ve Katolikler arası savası anlıyor musunuz? Ya da Suniler ve Şiiler arası, ya da Müslümanlar ve Hristiyanlar arası? Aslında bunlar asılsız savaşlardır. Bu tür bir savaşa karşı ben de varım. Ama bizim yapacağımız baskıya, zulme, sömürüye karşı her yönüyle meşru ve haklı bir savaştır. Aslında insanım diyen herkesin bizi desteklemesi lazım!“ diye karşılık verince Elias kızgın bir bakışla her türden terörizme karşı olduğunu söyledi.

Jine, “Terör” Latince bir kelime olup korku salarak yapılan eylemlere denilir,” dedi. “Terrere = Dehşet içinde bırakmak anlamına geliyor. Terörizm ise politik amacına ulaşmak için yapılan bireysel eylemlerin sistemleştirilmesine denilir,” dedikten sonra bilgisayarın başına oturarak;

“Birleşmiş Milletler’in 14. Aralık 1960′da 1514 (XV) kararına göre;

  1. Bütün halkların kendi kaderini kendilerinin tayin etme hakkı vardır; o hakka binaen serbest bir şekilde siyasi statülerini tespit ederler ve ekonomik, sosyal ve kültürel gelişmelerini serbestçe takip ederler.
  2. Bağımlı milletlerin tam bağımsızlık haklarını barışçı bir şekilde ve serbestçe kullanmalarına imkan vermek için, onların aleyhine yöneltilmiş olan bütün silahlı hareketler veya her çeşit baskıcı tedbirler sona erecektir ve milli ülkelerin bütünlüğüne saygı gösterilecektir.”

Ve karar 2708 (XXV)’e göre de: „…sömürge ülkelerin bağımsızlıklarını ve özgürlüklerini engelleyen sömürgecilere karşı elinde olan bütün olanaklar ile savunma hakkı vardır… denilmektedir.

Kürd Ulusal Hareketi burada da görüldüğü gibi baştan sona haklı ve meşrudur. Bir Taxi dahi kaçırmayan Ulusal Hareketi’ne terörist demenin hukuksal hiçbir zemini yoktur. Hak aramak terörizm değildir. Biz direnişten bahsediyoruz, terörizmden değil.”

Elias, “Hayır,” dedi, “nerede şiddet varsa orada kan dökülüyor, insanlar ölüyor, büyük acılar çekiliyor. Örnegin 1. ve 2. Dünya Savaşı’nda 50 milyonu aşkın insan öldürülmüş, şehirler yerle bir edilmiş, milyonlarca insanlara büyük acılar çektirilmiştir.”

Sera: “Doğru!” dedi. “Ama biz mi bunu yaptık? Bunu Batı dünyası yaptı bir yandan, diğer yandan 50 milyona karşı PKK’nın direnişiyle 50 bin insan ölmüş. Biz de onların Hitler’e karşı ayaklanması gibi Türk, Fars ve Arap despotlarına karşı ayaklanıyoruz. Onların direniş oluyor, bizim terörizm. Yine bu ölenlerin çoğu Türkler tarafından öldürülmüş Kürdlerdir. Elbette biz savaş istemiyoruz? Ama ne istiyor Araplar, Türkler, Farslar Kürdlerden? Kürdler ki, zengin bölgelerine rağmen dünyada en kötü fakirliği yaşayan bir halk. Onlar rahat bıraksınlar Kürdleri! Biz haklı bir davanın sahibiyiz ama bu dünyada “haklı olmak” olmak kazandırmıyor, bilakis güçlü olmak gerekiyor. Ama aslında terörizmin tanımı çok muğlaktır. Savaşlarda terör değil midir, dehşet içerisinde yapılmıyorlar mı? Ha bireyler yapmış, ha toplumlar ne fark eder? En büyük teröristler TC, Hitler ve Saddam gibileridir. Onlara karşı özgürlük için savaşmak direniştir. Bu direnişi ister dağda, isterse şehirde, ister bireysel, isterse toplumsal ver bir şey değiştirmez. Sonuçta maalesef insanlar ölüyor. Bu tarihte hep böyle olmuştur!”

Jine, Sera’yı böyle tane tane anlatırken dinleyince Sera’ya karşı büyük bir sempati besliyordu. Onu anlıyordu. PKK’nın teröristler listesine alınmasında PKK’nin rolü büyüktü. Örneğin Avrupa’da yapılan şiddet eylemleri ve PKK’nın kendi içerisin de uyguladığı şiddet onu terörist ilan etmeye yetiyordu. Ama Elias’ı da anlamıyor değildi. Kürdlerin işi gerçekten de zordu. Kürdlerin düşmanları dünyanın en despot ve faşizan ülkeleriydiler. Kürdlerin dört tarafı bu düşmanlar ile çevriliydi. Açlık ve susuzluğun had safhada olduğu Kürdistan’da halk perişan düşmüş kendisini savunamıyor, dünyada sırtını dayanacak bir tek devlette bulamıyordu. Kendisi çok iyi biliyordu. Karnı aç olan politika ve felsefe de yapamaz. Onun için Sera ile birlikte bir şeyler yapması gerekiyordu. Ama nereden başlayacaktı?

Elias, Gandi’yi örnek gösterdi. Sera, hemen Elias’ın sözünü kesti ve “Gandi’nin pasifistliğine rağmen, Gandi binlerce insanın ölümünü engelleyemedi,” dedi. İşte sana ETA, IRA, ANC, Nikaragua, El Salvador… Sana daha çok ülke sayabilirim ama değmez. Bunların hepsi şiddete başvurmak zorunda kaldılar. Saddam veya Hitler gibi katileri devirmek, yani Irak savaşı örneğin kötü müydü? Tabi insanlar ölüyor. Ama Saddam ve Hitler döneminde nasıldı? Kürdler Enfal veya Halepce’yi unutabilirler mi? Yahudiler, Hitler’in zulmünden çektiklerini unutabilirler mi? Türkler bizim dilimizi bile yasaklıyor. Anlayabiliyor musun bunu? Kürdler kendini haklı olarak savunmaya başladılar mı bu terörizm, şiddet oluyor, Batı’da herkes buna karşı çıkıyor ama kendileri 50 milyon insanın kanına giriyorlar, Hitler, Mussolini, Franco, Saddam gibi insanları yaratıyorlar ve sonra da onları yıkıyorlar bu direniş oluyor. O zaman onların yaptıkları da terörizmdir. Bu gün Kürdistan’da olan barbarlığın, Saddam’ın, Hitler’in barbarlığından farkı nedir? Öyle ki Türkler bizi yok sayıyor. Halk gerçekliğimize rağmen böyle bir halk yoktur diyor, dilimizi, kültürümüzü bile yasaklıyor.”

Lisa içeri girdi.  Elias, “Ben gidiyorum,” dedi ve vedalaştıktan sonra kalktı gitti.

Jine, Sera, Lisa mutfağa gittiler. Lisa Mode Design okumuştu, Prenzlauer Berg’de güzel bir dükkanı vardı orada tasarım yapıp satıyordu. Lisa, mesleği gereği dünyayı gezmişti. Paris, Londra, New York, Milano, Berlin. Her yerde iki odalı dairesi vardı. Onun için sık sık başka yere taşınıyordu. Jine, bazı aylar evde yalnızdı. Birilerini Lisa’nın odası için kiracı olarak buldu mu iyi, bulmadı mı fark etmezdi.

Jine, Lisa ile hiç Kürdleri ya da problemleri üzerine konuşmazdı. Jine cok güzel bir kadındı. Uzun boylu, kısa saçlı, tıpkı Matrix’teki Carrie-Anne Moss gibi, ama Carrie-Anne Moos’un boyu biraz kısaydı. Jine Berlin’de Lisa’nın bazı Mode Showlarına katılmıştı ama Jine model falan olmak istemiyordu.

Bir ay sonra Jine, Elias’a aşık olmuştu. Nasıl oldu bilmiyordu. Aslında Elias pasifistliğiyle Jine’nin tipi değildi ama onun alçakgönüllü ve belki de yakışıklı oluşu Jine’yi büyülemişti. Elias, Cuma günü için izin almış öyle ki hafta sonu üç gün Jine ile Prag’a gidebilsinler. Sera, Jine’nin Elias’a bu kısa sürede aşık olmasına anlam veremiyordu. Ama ne yapacaktı? Birey özgürdü fakat sorumluluğunu da bilmeliydi. Sera, Jine’yi kız kardeşi gibi seviyordu. Kalbi kırılsın, ya da ona herhangi bir şey olsun istemiyordu.

Elias, yirmi yedi yaşındaydı ve informatik okumuştu. Elias’ın bilgisayar bilgisi mükemmeldi ama onu bilgisayar değil insan hakları ilgilendiriyordu. O bir idealistti.

Elias bir sene Etiyopya’da amcasının yanında staj yapmıştı. Elias’ın amcası Leo Paulson Etiyopya’da önemli bir iş adamıydı. Leo Paulson, karizmatik bir insandır ve üç çocuğun babasıydı. Evin de Etiyopyalı yirmi beş yaşlarında bir hizmetçi vardı. Amara güzel ve becerikli bir kadındı.

Bir akşam Elias’ın istegi üzerine Amara güzel bir Etiyopyalı akşam yemeği yaptı. Yemek öyle lezzetliydi ki tadına doyum olmazdı. Yemekten sonra Amara çocukları yatağa götürür. Bu arada Leo Paulson ve hanımı bir yakın arkadaşı ziyarete giderler. Elias evde olduğu için Amara’nın kalmasına gerek duyulmaz. Amara evli ve iki coçuk annesidir.

Çocuklar uyudukları için Amara dışarı gelir. Elias mutfakta yalnızdır. Amara vedalaşmak ister, Elias, “beraber bir sigara içmeye ne dersin?” diye Amara’ya sorar. Amara kabul eder. Bahçeye çıkarlar ve sigara içerek sohbet ederler. Elias Amara’yı aylardır gözünden kaçırmıyor. Amara’da, Elias’a güzel gözleriyle bakıyor sanki aralarında gizli bir aşk vardır. Elias, Amara’ya zaten aşıktır. Amara olmaz diyor, benim bir ailem vardır. Elias deli gibi aşık, peşini bırakmıyor. Amara aslında istemiyor ama kendini de zapt edemiyor ve Elias ile yatağa gidiyor.

Etiyopya dünyanın en fakir ülkelerinden, Kürdler gibi en büyük acıları çeken bir halk. Aslında Elias, Etiyopya’da kalmak istiyor eğer Amara kocasını terk etse. Birkaç gizli buluşmadan sonra Amara günün birinde işe gelemez olur. Elias’ın tesellisi düştükten sonra Berlin’e geri döner. Artık kader mi, tesadüf mü onu bilemeyiz ama Elias şimdi Jine’ye deli gibi aşıktır.

Jine ve Elias, Prag’da, Cafe Milena’dadırlar. Milena, Kafka’nın sevgilisiydi. Cafénin olduğu tarihsel bina Prag gibi çok güzel. Birinci kata çıkmak gerekiyor. Oradan astronomik saati ve pazarı görmek bir harikadır. Prag’ın bu güzel yerinde Jine, Elias ile oturmuş Kürdleri konuşuyor. Ama Elias düşüncesinde diretir. Jine hayal kırıklığına uğruyor. “Bir insan nasıl böyle dik kafalı olabilir?” diyor.

Jine, Hitler’i ve Saddam’i tekrar ve tekrardan örnek gösterir. Ama nafile! Elias tipik bir batılıdır. Batı’da her şey rayında! Savaşlar bitmiş, herkesin keyfi yerinde. Elias’ın yaptığı insan hakları çalışmaları aslında boşuna. Elias insanlara balık yakalamasını değil, hazırda balık alıp yemesini öğretiyordu. Jine, Elias’ın bazı düşüncelerini mantıklı buluyorduysa da işin özünü kendi açısından ona kavratamıyordu. Aslında Jine en çok şiddete karşı olandı. Ama direnişi savaşsız, eylemsiz nasıl örgütleyebilirdi? Sömürgeciler kendiliğinden geri çekilirler miydi? 50 bin insanın ölmesine rağmen Kürdlerin dili halen yasaktı. Demek ki daha çok kanın dökülmesi gerekiyordu. Vampirler doymak bilmiyorlardı. Kürdler çok geri bırakılmış bir halktı. Kürdistan halen feodalizmi yaşıyordu. Kürdlerin birçoğu okuma yazma bilmiyordu. Nasıl ulaşacaktı onlara?

Jine, tüm bunları göz önünde bulundurduğun da PKK’ye hayret ediyordu. PKK o Kürd feodal tipini örgütlemeyi başarmıştı. Ne var ki onların döneminde sol gruplar filizleniyordu ve Stalinist veya Maoist olmak bir modaydı. Sera haklıydı. Kürdlerin şansı hiç çalışmıyordu. PKK bağımsızlık için sömürgeciliğin siyasi, askeri, kültürel ve ekonomik bütün egemenliğine son vermek için sonuna dek mücadele edebilir, Kürdistan’ın pazar birliğinde sağlayıp, kapitalist sisteme entegre olmasını, çağdaş Batılı ekonomik sosyal değer ve gerçekler olan serbest piyasa ekonomisi, hukukun üstünlüğüne dayalı demokratik sistemi Kürdistan’a yerleştirebilirdi. Tabi PKK Talibanlar gibi bir kökten dinci harekette olabilirdi. Aslında belki de PKK’nın şahsında Kürdler Marxist olmasıyla biraz şanslıydılar ama Jine Marxizme inanmıyordu. Onlarda adaletli olma yerine proletarya diktatörlüğü adına çok insanın canına kıydılar. Jine, Sera gibi her türlü diktatörlükten iğreniyordu.

Elias, Jine’nin durumuna endişeleniyordu. Uzay, iletişim cağında Kürdler ilkin birleşmeli, ikinci olarak iletişim araçlarını iyi kullanarak bağımsızlığa doğru yol almalıydılar. Her şey süreç meselesiydi. Elias, Kürdler sabırlı olmalıdırlar diyordu. Jine, Kürdler 85 senedir TC’nin dipciği altında nasıl sabırlı olsunlardı diyordu. Jine, Elias’a “Örneğin Doğu ve Batı Almanya’ya bak,” dedi. “Almanlar sadece 40 yıl bölünmüşlerdi birbirlerine Doğulu (Ossi), Batılı (Wessi) diyor, önyargılarla yaşıyorlardı. Belki PKK/KDP/YNK’nin birleşememeleri de böyle açıklanabilir. Kürdler değişik parçalarda sanki değişik ülkelerin partileriymiş gibi davranıyorlar. Bu bir yabancılaşmadır. Bazı Kürdler de ulusal bilinç yoktur. Herkes Kürdistan’ı değil, kendi partisini, örgütünü, kariyerini düşünüyor. Aslında senin bir Alman olarak tüm bunları anlaman gerekiyor. Willi Brandt ‘Birbirine ait ne varsa, birleşir, beraber büyür, gelişir!’ demişti.”

Prag’da bu uzun ve yoğun tartışmalardan sonra Jine ve Elias Pazar günü akşam Berlin’e geri döndüler. Prag güzeldi fakat Jine, Elias ile arasına kalın bir çizgi çekti ve Berlin’e gelir gelmez hemen Sera’ya telefon açtı ve bildirdi. Ben Elias’tan ayrılıyorum dedi. Sera sevinmişti. Boş ver demişti. Batılıların yaptığı cehalettir. Jine, “hayır yanılıyorsun!” dedi. “Geçen gün internette okudum. Gerillanın içerisinde 500′ü aşkın örnegin Alman, İtalyan, İngiliz vardır.” Sera: “Ama onların hepsi komünizm için oradalar. Kürdleri aslında düşünmüyorlar, kendi ideallerini düşünüyorlar. Komünizm ilkin Avrupa’da, Amerika’da olsun, en son Kürdistan’da. Kürdler dünyayı, insanlığı değil, kendini kurtarmalıdırlar. Beni ilgilendiren mazlum Kürd halkıdır. Onları nasıl Arapların, Farsların ve Türklerin pençesinden kurtarabiliriz? “

Jine: ”İyi” dedi “Telefonda fazla konuşmayalım, en iyisi biz yarın görüşelim,” dedikten sonra telefonlaşmaya son verdiler.

Pazartesi akşama doğru Café Morena’da buluştular. Sonbahardı ve güzel güneşli bir gündü. Sera geldiği gibi Jine’ye sıcakça sarıldı ve iki yanağına birer öpücük verdikten sonra ikisi oturdular. Jine: „Kürdler için bir şeyler yapmamız lazım!“ dedi. „Bu böyle gitmez!“ Sera: „Ben bedenim ve ruhumla hazırım, bana ne yapmamı söyle!“ diye karşılık verdi. Jine, son haftalar interneti aramış taramış, Kürdler üzerine ne bulduysa okumuş, birkaç foruma girmiş bol bol yazmış, tartışmış, dünyanın her yerinde Kürdler ile tanışmıştı: Avrupa, Kanada, Amerika, Avusturalya, Kürdistan, Almanya, Japonya… Kürdler dünyanın her yerine dağılmışlar. Jine’nin edindiği bilgilere göre sadece Avrupa’da bir buçuk milyon Kürd yaşıyordu, bunların 500 bini Almanya’daydı. Jine, “bir örgüt kuralım,” deyince Sera sevincinden havaya uçtu. “Tamam!” dedi Sera, “kuralım ama nasıl bir örgüt? Bizim hiç tecrübemiz yok.”

„Onu ben de tam bilmiyorum. Aslında ben dün Elias ile yaptığım tartışmalardan sonra Güney’e yönelmek orada gerekirse peşmergeye katılmak istiyordum. Sonra öğrendim ki peşmerge kadın savaşçı istemiyor. Ben şahsen Mele Mustafa Barzani’nin mücadelesine hayranım. Onun üzerine çok yazı okudum. Onun yolunda gitmek benim için bir şereftir. Ama sonra düşündüm Mesut Barzani aslında iyi iş görüyor ve Güney artık özgürdür.

Sera, “evet,” dedi. “Öyle bir örgüt yaratmalıyız ki, Araplar, Farslar ve Türklerden başka dünyada hiç kimse bizim düşmanımız olmasın. Kürdler dünyanın her ülkesiyle ilişkiye geçsinler ama Türkiye, Iran ve Irak ile ilişkiye geçmesinler.”

Jine, bir az düşündükten sonra, “hayır,” dedi, “isterlerse çıkarımıza uygunsa onlarcanda iyi ilişkilere girsinler. Ben şahsen karşı değilim. Ama onlar her şeyden önce ülkemizi terk etsinler. Rejimlerle halk arasında bir ayırım yapmamız lazım.”

Sera: “Türkler ‘Her Türk bir asker doğar’ diyorlar. O zaman bizimde her Türkü hedef almamız gerekmiyor mu?”

Jine: “Hayır! dedi. “70 milyon insanın yasadığı Türkiye’de Kürdler, Lazlar, Çerkezler, Ermeniler, Yunanlılar, Arnavutlar, iyiler, bilinçler, bilinçsizler, çoluk-çocuk, yaşlı, politikadan bihaber olanlar var. Sadece İstanbul’da 4 milyon Kürd yaşıyor. Bunlar arasında ayırt etmemiz gerekir,” diye Sera’ya karşılık verince;

Sera, “ama Türkler, Kürdlere saldırınca bunlar arasında hiç ayırım yapmıyor. Türkler örneğin PKK’yi bahana göstererek Kürd halkına yapmadıkları kalmadı: 5 bin köy yakıldı yıkıldı, 4 milyon insan yerinden yurdundan edildi, yapılmadık işkenceler, acılar kalmadı. Herifler gerillanın başını kesip havaya kaldırarak önünde poz verdiler. Onlar gerillanın kulaklarından teşbih yapıp, köylümüze dışkı yedirip, bıyıklarını çektiler. Köy ortasında erkeklerin penisine ip bağlayarak köy halkı önünde gezdirip aşağıladılar. Güzelim Kürdistan coğrafyasını darmadağın edip, taş üzerine taş bırakmadılar. Bundan daha büyük barbarlık mı olur? Biz ise halen onlara acıyoruz. Benim dedemin ve teyzemin suçu neydi? Bence biz onlara onların anladığı bir dille vurmalıyız. Onlar nasıl ki, balığı avlamak için denizi kurutmaya çalıştılarsa, halkımıza topyekûn savaş açıp saldırdılarsa bizde öyle karşılık verelim.“

Jine, yine büyük soğukkanlılıkla: „Biz El Kaide vb. örgütler gibi olamayız. Biz halka saldıramayız, gelişi güzel insan öldüremeyiz. Biz terörist bir hareket değil, direnişçi bir hareketiz.“

Sera: „Ya ETA ve IRA? Onları nasıl değerlendiriyorsun?“

Jine: „Onların bazı eylemlerinde sivillerin ölmesine kollateral zararlar diyebiliriz, tıpkı Irak savaşı gibi. Ben şahsen ETA ve IRA’yı beğeniyorum. Türklere karşı kan kusturacak bir örgüt kurmak güzel olur. Ama uzay iletişim cağında bizim daha iyi bir yöntem seçmemiz lazım. Öyle bir cağda yaşıyoruz ki düşman seni uydular üzeri evinden işyerine, dahası yatak odana kadar takip ediyor. Gerilla savaşı dönemi kapandı. Örneğin öyle eylemler planlamalıyız ki, hiç kimse ölmesin ama yine de bütün dünya medyasının dikkatini üzerimize çekelim. Medyayı, interneti, yeni, yeni iletişim araçlarını kullanalım, halkı mobilize edip ayaklandıralım, gözünü açalım. Biz beynimizi kullanalım. İnsanın en büyük silahı beynidir ve bilinçlenen bir milleti yönetmek zordur.

Namık Kemal 1878’de şöyle yazmıştı: “Ülkemizde Türkçe dışındaki tüm dilleri yok etmemiz gerekirken, Arnavutlara, Lazlara ve Kürtlere, onların kimliklerini benimseyerek manevi bir silah mı verelim? …Dil… ulusal birliğe karşı en sağlam – belki de dinden bile daha sağlam bir engeldir.” Bir başka yerde de Namık Kemal: “Eğer düzenli okullar kurar… şu an uygulanmayan programları uygularsak, Laz ve Arnavut dilleri yirmi yılda tamamen unutulacaktır,” demiştir.

Türklerin dilimizi neden yasakladıklarını simdi anlıyor musun? Onlarda iste bu nedenle Kürd fobisi var. Kürdler dilini kültürünü özgürce yasarlarsa o zaman Kürdler de ulusal bilinç gelişir (manevi silah) çok ileriki aşamalarda bir referandumla bizi def ederler. İnan eğer Türklerde bu korku olmasaydı belki böyle barbar olmazlardı!

Sera: „Peki örgütün ismi nasıl olsun?“ dedi.

Jine: „Örgütün ismi ‘Kürdistan Direniş Hücreleri’ olabilir. Sen ne düşünüyorsun?“ Sera hiç düşünmeden büyük bir heyecanla “isim Kürdçe olursa daha güzel olur,” dedi. „Tabii, tabii“ dedi Jine. „Onu da hal ettim. Forumda iyi Kürdçesi olan birine sordum: ‚Koma Berxudana Kurdistan.‘ Kısa yazılışı ‚KBK“ ve amblemi de sade 21 ışınla güneş ve günesin ortasında da “KBK”.

Sera: „Tüzük ve programı da yazdın mı?“

Jine: „Hayır daha yazmadım!“ dedi. „Onu da seninle sakin bir günde yazmayı düşünmüştüm. Program ve tüzüğü yazdıktan sonra internete koyacağız. Örgüt tamamen otonom olacak. Ama ilkin bir Kürdçe, Türkçe, İngilizce, Fransızca ve Almanca bir site yapmamız lazım. Bu sitenin sadece açıklayıcı fonksiyonu olacak. Şiddete ve benzeri şeylere yer verilmeyecek. Bu sitede özgürlük ve bağımsızlık idealimizi dile getireceğiz.“

Sera: „Tamam” dedi. Hemen yarın başlayalım. Bir Blog açalım en iyisi. Hem bedava, hem de rahat yapılır.“ Jine, „Okay!“ dedi.

Ertesi gün ikisi buluştular ve beş dilde bir güzel Blog yaparak yayınlayıp forumlarda propagandasını yaptılar. Blog’un yapılışından bir ay sonra Türkler Blog’un Türkiye’ye ve Kuzey Kürdistan’a girişini engelledi. Sera, işte gördün mü dedi, bağımsızlığı Türkiye’de dile getirmek bölücülüktür ve yasaktır. Oysa biz sadece düşüncemizi açıkladık, başka ne yaptık ki? Türkler gerçekten tanıdığım en azılı faşistler ve ırkçılardır. Kürdlere hiçbir şans tanımıyorlar. Elinde ki gazeteyi göstererek “şuraya bak!” dedi: “Kürd meselesinin çözümü ancak kültürel, iktisadi ve sosyal alanlarda gelişmeyle, Kürdçe öğrenme imkanlarının sağlanması ve bu dilin TV-radyo yayıncılığı ile kamu hizmetlerinde kullanılması ile mümkün olabilir. Bu görüş Hollandalı Hristiyan Demokrat milletvekili Ria Oomen-Ruijten tarafından kaleme alınan Avrupa Parlamentosu’nun Türkiye Rapor taslağında yazıyor. Kimse milli sorundan söz etmiyor. Sanki Kürdler dillerini konuşunca, kültürünü yaşayınca sömürgecilikten, açlık ve susuzluktan kurtulacaklar. Yahu bunların hepsi bağımsız, bunlar bizim bağımsız olmamızı niye çok görüyorlar? Onlarda ne varsa biz de onu istiyoruz.” Jine, “Tamamıyken haklısın!” dedi. “Özgürlük bağımsızlık ya da en azından federasyonlaşma olmadan Kürdlere kurtuluş yoktur!” diye de ekledi ve şöyle devam etti: “Biz öyle bir örgüt kurmalıyız ki, sömürgecilerin en son askeri çekilene kadar savaşmalıyız. Ömrümüz buna yetmese de, 100 sene de sürse, gelecek nesillere aktarabilecek şekilde bunu yapmalıyız!” dedi.

Jine, bu kısa süre içeresinde Sera ile yaptıkları Blog’un yasaklanmasına anlam veremiyordu. Forumda bazı arkadaşlar bu konuyu iyi dile getirmişlerdi. Demokrasinin olmadığı bir yerde demokratik yollar olmaz diye. Oysa Jine ve Sera bağımsızlığa ulaşmak için her yol ve yöntemi kullanacaklarını söylüyorlardı. Demokratik yolların önü tıkanmıştı. Tek yol illegal örgütlenmeydi ama bunu ne Sera ne de Jine istiyordu. Ne düşünüyorlardı ki illegaliteye kaçıp kriminalize olsunlardı? Özgürlük ve bağımsızlık suç muydu? Baskıya, sömürüye zulme karşı direniş suç muydu? İkisi de Avrupa’da yaşıyorlardı ve Almanya’nın vatandaşıydılar. Avrupa’da bu düşünceleri dile getirmek suç değildi. Onun için Site Türkiye, Iran ve Suriye dışında diğer ülkelerde sansüre uğramamıştı. Bu kısa süre içerisinde, yani bir ayda 4234 defa görüntülenmişti. Bu kendi başına büyük bir başarıydı.

Sera, “Türk devletinin Kürdlerin en büyük stratejik düşmanı olduğunu, Türk devleti sadece Kuzey Kürdistan Kürdlerinin düşmanı değil, diğer üç parçadaki Kürdlerin de düşmanıdır,” dedi. “Güney hiç olmazsa belli bir statüye kavuşmuştur. Asıl önemli olan 20 milyon Kürdün yaşadığı Kuzey’dir. Bu nedenle Kuzey’e yönelmemiz, Kuzey’ide Güneyleştirmemiz gerekmektedir,” diye sitemde bulundu.

Jine: “Haklısın!” dedi, “Türk devletine ve yasalarına asla güvenilmemesi gerektiğine inananlardanım. Örneğin yasalarda işkence yasaktır. Fakat Türkiye tepeden tırnağa bir işkence ülkesidir. Türkiye’nin kendisi bir işkencedir. Irkçılık dünyaca yasaklanmış lanet bir şey olmasına rağmen, Türk ordusu ve partileri baştan sona ırkçıdırlar.”

Sera, ilkin örgütü üçer hücreler olarak planladı. Hücreler tümden illegal olacak, bir hücrede olan herkes ikinci bir hücreye de üye olacak, yani bir kişi sadece altı kişiyi tanıyacak. Eğer düşman müdahale eder ve biri yakalanırsa en çok altı kişilik bir hücre yakalanır, diğerlerini yakalanana kadar, haberdar olurlar ve yakalanması mümkün olmaz. Eylemler en çok 6 kişi ile yapılacak.

Jine: „Hayır!“ dedi. „Bu çok tehlikeli bence… Eğer üçer hücreler oluşturursak ve her hücrede biri diğer hücrelerden birini tanırsa ve bu böyle devam ederse, o zaman hücreler arasında bir ağ oluşur ve biri yakalanınca diğerleri çorap ipliği gibi sökülür gider. Biz Program ve tüzüğü hazırladıktan sonra özel bir sitede yayınlarız. Ümidim o ki, dünyanın her yerinde bir birinden bağımsız 3-6 arası hücreler oluşsun ve eyleme geçsinler. Böylelikle ilerisi için aynı zamanda bir halk ayaklanmasının temelini de atmış oluruz. Forumlardaki potansiyel mükemmel!”

Sera’da bu yöntemi daha mantıklı buldu “ama kendiliğinden bu olursa süper olur,” dedi.

Jine: “Kendiliğinden hiçbir şey olacağını sanmıyorum,” dedi. “Bizim daimi çağrılarımız olmalıdır. Türkler zaten siteyi yasaklayacak ve esas olarak diaspora Kürdlerine ilkin yöneliriz. Sonra bir yöntem bulup örnegin E-Mail ya da Skype üzeri Türkiye ve Kuzey, Doğu, Güney ve Güney-Batı Kürdlerine ulaşırız. Zaten bu bir günlük iş değil. Belki biz yaşamımızın sonuna kadar bununla uğraşacağız. Bir yandan işimize gücümüze gideceğiz, diğer yandan olan bütün zamanımızı Kürd halkının özgürlüğüyle geçireceğiz. Biz yasaklara, olmazlara, günahlara karşı direniş ilan ediyoruz. Sesimizi tüm dünya duymalıdır,” dedi.

Sera, mutlu ve sevinçliydi. Sanki amacına ulaşmış, Kürdler özgür ve bağımsızlaşmıştı.

Üç ay sonra ilk hücreler oluşmuş Koma Berxudana Kürdistan’ın tüzüğü ve programı bitmişti ama daha eylem yapmıyorlardı. Çarşamba akşamı Elias, Jine’ye Telefon etti ve Jine ile örgüt üzerine konuşmak istediğini söyledi. Jine, “Hayır!” dedi, “konuşulacak bir şey kalmadı. Davaya inanmadığın müddetçe senin bir şey yapman mümkün değil. Biz bunu yalnızda yapabiliriz, sen merak etme.” Elias, “sen haklısın! Ben ne insan öldürebilecek, ne de kaçırabilecek konumdayım. Ama size siyasi yardımım dokunabilirdi.” Elias, Jine’yi taparcasına seviyor ve onun için her şey yapmaya hazırdı. Ama Jine tam da bunu istemiyordu. Jine, “Kürd davası benden çok daha önemlidir ve sen en iyisi olduğun yerde kal!” dedi ve telefonu kapattı.

Jine, burada Öcalan ve Mele Mustafa Barzani’yi düşündü. Öcalan bir İngiliz’den yardım almayı görüşme notlarında söylediğine göre Şam’a gelirken reddetmiş. Birisi de Öcalan’ın politikası var, ekonomisi yok demiş. Oysa en can alıcı nokta özgürlük mücadelesine paralel olarak geliştirilmesi gereken ekonomidir. Eğer Batı yardıma -tabi çıkarı gereği hazırsa- o zaman yardım alınmalıdır. Mele Mustafa Barzani ise ABD ve İsrail’den yardım almak için ne kadar çırpınır. Jine, “Bizim uluslararası ilişkilerimiz nasıl olmalı?” diye kendi kendisine sordu. Elbette ki Türkler, Araplar ve Farslar dışında dünyanın diğer halkları Kürdlerin düşmanı değildi. Peki, en azından birinci dünya ülkeleri ile “dost” olmak için ne yapması lazımdı? Kürdlerin yardıma ihtiyacı olduğu, yalnız başına bağımsızlaşamayacakları aşikârdı. Acaba Elias’ı geri göndermekle hata mı yapıyordu, kendisinden emin değildi. Sera, zaten başından beri “Elias işe yaramaz, O başımıza bir bela olur, bize engeldir. Grupta olan herkes bu davaya can ve başla inanmalıdır. ABD ve Israil’den yardım beklemek başkadır.” deyince;

Jine, “Haklısın!” dedi: “ÖZ GÜÇ. Her şeyden önce ilkin ÖZ GÜCÜ toplamak… Ondan sonra ABD ve İsrail ve Batı çıkarları gereği bize yanaşacaklardır. Bizim ülkemiz zengindir ve Orta Doğu’ya demokrasi ancak Kürdler üzeri gelebilir,” dedi.

Mele Mustafa Barzani öyle ileri gitmişti ki; “ABD’nin 51 eyaleti olmaya hazırım!” demişti.

ABD’nin ilk yardımının Kürdlere ulaşmasıyla Barzani’nin morali yükseliyor. Dünyanın en büyük gücünün arkasında olmasıyla güvenini duyuruyordu. Barzani, hatta ABD bizi kurtlar karşısında koruyacak olursa, Amerikan politikalarına göre hareket etmeye hazırım demişti. Yeterli destek alabilirsek Kerkük’teki petrol yataklarını ele geçirebilir ve bu yatakların işletilmesini ABD petrol firmalarına veririz diyordu. ABD’nin sonradan Şah Pehlevi ile birlikte kendisini arkadan hançerleyeceğini bilmiyordu.

Jine, Mele Mustafa Barzani, ABD ve Israil üzerine çok yazı okudu. Çok dikkatli olmalıydı. Uluslararası ilişkiler önemliydi. Anladı ki, her devlet kendi çıkarları için ancak yardım edebilir. Kissinger, Barzani’nin kendisine gönderdiği bir mektuba cevaben biz sosyal yardım kurumu değiliz demişti. Barzani’nin biz “dostlarımız” tarafından yıkıldık, böyle olduğunu bilseydim ben ABD’ye güvenmezdim dediğini okur, Jine. Tabii ABD Kürdlerin babasının oğlu değildi ve çıkarlarını düşünüyordu. Ama ABD Kürdlerin bağımsızlığına da karşı değildi. Kürdistan’ı işgal eden Araplar, Farslar ve Türklerden başka dünyanın hiçbir devleti Kürdlerin özgürlüğüne ve bağımsızlığına karşı olamazdı. Jine Barzani’nin Nixon – Kissinger’e, daha sonra Başkan Jimi Carter’a, yazdığı mektupları okuyunca içi ağlıyordu. Kürdler mazlum bir halktı, ABD ve İsrail Kürdleri insanlık adına dört tarafı düşman ile çevrili Kürdleri yalnız bırakmamalıydılar diye düşündü ama ne varka. Kürdler kayda değer bir güç değildi. Ancak ABD Türkler üzerinde aldığını Kürdlerden alırsa ancak o zaman destek sunabilirdi.

Self-Determinasyon birinci dünya savaşından sonra Woodrow Wilson’ın 14 noktalı bildirisiyle halklar arasında barışı sağlamak için devreye girmiş ve bir halkın kendi kaderini kendisi tayın etmeye denilmişti. Sevr Antlaşması’yla Kürdlerin bağımsızlığı da kısmen tanınmıştı. Sonra lanetli Lozan Antlaşması devreye giriyor ve bugünkü durum ortaya çıkıyor. ABD ve Kürdler arasında 1920′den 1972′ye kadar ilişkileri kesiktir. Mahmud Osman’ın anlattığına göre ABD ile Kürdlerin teması 1972′de başlar. Temaslar gizlidir ve siyasi nitelik taşımıyor. Bu nedenle CIA Kürdlerle açık görüşmüyor. ABD’nin Kürdlere yanaşmasının nedeni ise Irak’ın dönemin Sovyetler Birliği ile yaptığı Dostluk Paktı’dır.

Israil-Kürd ilişkileri ise çok eskilere dayanıyordu.

Diğer yandan Barzani ailesinin Yahudi asıllı olduğu söylentiler arasındaydı. Doğru veya yanlışlığı bir kenara, Tarihte Kürdlere en çok yardım eden Yahudilerdi. Sera’nın bir arkadaşı Sera’ya “Kürdlerin Yahudilere pek güvenmemesi gerektiğini” söylemişti. Jine, MOSSAD’ın Barzani ile ilişkilerini Londra ve Sydney’de yayınlanan bir kitapta okudu. (Israel’s Secret Wars – A History of Israel’s Intelligence Service) Kitap Ian Black ve Washington’daki Brookings Enstitüsü’nde çalışan öğretim üyesi Benny Morris tarafından yazılmıştı.

Kitapta 1967′de Arap-Israil Savaşı’ndan sonra, MOSSAD’ın Kürdlerle ilişki kurduğu yazılıyordu. 1972′de imzalanan Sovyet-Irak Dostluk Antlaşması’ndan sonra, Iran Sah’ı ABD Başkan’ı Nixon ile gizli bir görüşme yapıyor; bu gizli görüşmeden sonra CIA tarafından “Kürdistan Demokratik Partisi”ne üç yıl sonra 24 milyon dolar gönderiyor.

Barzani’nin Irak rejimine karşı ayaklandığı yıllarda ABD-Iran-İsrail üçlüsü bu ayaklanmayı destekler.

Ayrıca MOSSAD kitaba göre Kürdlere 50 bin dollar para veriyor ve MOSSAD’ın Barzani ile ilişkisi olan adamı Yaakov Nimrodi yep yeni Sovyet silahlarının Kürdlerin eline geçmesini sağlar. Bu ve buna benzer bir sürü yardımlar. Tüm bunlar tabi Jine’yi sevindiriyordu  ve Jine okuduklarını Sera’ya bir bir anlatıyordu. Sera, Elias’ın gelmesine karşıydı, çünkü ona güvenilmez diyordu. Ben bunu onun bir Batılı olduğu için değil, onun karakteri zayıf olduğu için söylüyorum diyordu. Jine anlayışla karşılıyordu. Eğer bir insan yaptığı bir işi can ve başla yapmıyorduysa, kendisinden emin değildiyse hiç bulaşmasın daha iyi diyordu.

Sera, “Mele Mustafa Barzani’ye benim de büyük saygım var, ama ben Kürd önderlerini değil, Kürdistan’ı, mazlum Kürd halkını seviyorum; örneğin Mesut Barzani’nin bazen ‘Bağımsızlık Kürdlerin en doğal hakkıdır!’ demesine seviniyorum ama bazen de Başkent Hewler’de üç gündür süren Arap Parlamenterler Birliği Konferansı’nın kapanış konuşmasında, ‘Kürdistan Bölgesi olarak Iraklılarla Irak icinde birlik ve bütünlüğü seçtiklerini’ söylemesini anlayamıyorum. Biz Araplardan az mı çektik? Kürdlerin amacı Araplar ile sözde “kardeşlik”, bilmem “birlik” safsataları değil, onlardan bizzat ayrılmak olmalı dedi. Jine, “Hayır!” dedi. Başkan Barzan’i bence babasının yolunda. Sen onun yerinde olsan ne yaparsın? Ayrıca bizim bağımsızlık istemimiz tamamen yerinde ama federasyon belki cağımıza daha uygun.  Örneğin Avrupa devletleri arasında neredeyse tümden kalktı. Bunu Orta Doğu içinde düşünmek lazım ama Türkler, Araplar, Farslar buna hazır mı bilmiyorum.

Jine bu konuyu forumda tanıdığı Hanife ile tartışmıştı:

Hanife şunları yazmıştı:

“Bu uzun soluklu bir yol ve öyle PKK tarzı esip gürlemelerle olacak şey değil. Güney, kelimenin tam anlamıyla ‘politika’ yapmak zorunda öyle laf olsun diye değil. Kurdlerin şu aşamada Irak’a bağlı olduklarını söylemleri yapmaları gereken bir şey. Yani düşünün ki herkes sizin bağımsızlığınızdan korkuyor, her attığınız adımınızı ona yorumluyor, en haklı isteklerinizde dahi sürekli bu şüphe çıkıyor karşınıza (mesela Kerkük) … Bir insan ne yapar lider olarak? Yani öyle bir şey söyleyeceksiniz ki hem Kürdlere bağımsızlık fikrinden vazgeçmediğinizi hem de diğerlerine ‘politik’ olarak güvence vereceksiniz? Nasıl yapardınız bunu? Tipki Guney’dekilerin yaptığı gibi. Bir yandan en büyük hayâlınızın bağımsız Kürdistan olduğunu şöylersiniz, bir yandan da ‘gerçekçi’ olmak zorunda olduğunuzu o yüzden Irak’ın bir parçası olmanız gerektiğini. Çünkü sadece ‘biz Irak’ın parçasıyız” derseniz kimse size inanmaz, ama ‘koşulların sizi buna zorladığını’ söylerseniz size ulus olarak güvenmeyenler kendilerini güvende hissedeceklerdir. Böylece Güney’liler Irak’a bağımlı olmak karşısında bir şeyler koparabiliyorlar. Önemli olan Barzani’nin sürekli dediği gibi ‘Kürd halkı bağımsızlık hakkını saklı tutuyor’ diyerek bu kararı almasını engelleyici imzaların atılmaması. Gerçi o tarz şeyler Amerikan hukukuna aykırıdır. Yani ilerisi için kimseye ‘garanti’ veremezsiniz; verseniz bile kanuni hükmü yoktur kişisel bir tavırdan başka. Yani sorun bağımsız olmadan önce yapılması gerekenleri tamamlamada. Öbür türlü bir yandan bağımsızlık ilan edeceksiniz, diğer yandan ambargoya karşı direneceksiniz, diğer yandan Kerkük’ü alacaksınız, diğer yandan kurumlaşacaksınız, sisteminizi yerleştireceksiniz. İmkânsız. Üstelik bu kadar bela ile aynı anda baş etmeyi ABD bile göze almaz.

Unutmamız gereken Güney’in bağımsızlığına bölge ülkelerin karşı çıkışları ile Batı’nın ve ABD karşı çıkışlarının farklı nedenlerinin olması. ABD ve diğer Batı ülkeleri ‘kontrol edilebilir’ sorunlara sebep olacak bir Bağımsız Kürdistan’a neden karşı olsunlar ki? Değiller zaten. Onların derdi sebep olacağı sorunlar ve o sorunların kontrol altına alınıp alınamayacağı. Biz öncelikle diğer yapılması gerekenleri yapalım sorun bir tek bağımsızlığı ilan etmek ve sonraki ablukayı halletmek olsun. Yani her şekilde o bağımsızlık ilanında bize yapılacak saldırılara kendi gücümüzle askeri anlamda direnebilecek savunma sistemini kurabilmemiz gerek. Yani o anlamda gerçekten ikinci Israil olmak zorunda Kürdistan. Durun bakalım bana öyle geliyor ki ABD’nin Orta Doğu planları henüz bitmedi. Biz bağımsızlığımızı ilan edene kadar daha kim bilir hangi taşlar devrilecek Orta Doğu’da. O yüzden McCain’in kazanmasını çok istiyorum. Çünkü o da Orta Doğu konusunda çok ’Şahin’ biri. Orta Doğu’da taşların oynaması kesinlikle Kürdlerin lehine. En azından ben şahsen şu Hewler’de yapılan havaalanının bitmesini bekliyorum. Gerçekten askeri üs mü olacak çok merak ediyorum. O bize biraz olsun ABD’nin Orta Doğu’daki planları konusunda görüş açısı sunacak.

Bu arada Hewler’de bağımsız bir borsanın kurulması hakikaten çok ama çok önemli bir adım. Resmen ‘ekonomik’ olarak Irak’dan bağımsızlığınızı ilan ediyorsunuz gibi bir şey bu. Uluslararası dinamiklere kendinizi ekonomik olarak ayrı bir ‘entity’ kabul ettirdikten sonra ağzınızla ‘biz Irak’ın bir parçasıyız’ demek ne kadar gerçekçi. Bence Güney’in söylemlerine böyle bakmak gerek. PKK’nin dahi küçümsediği Güney bence gayet akıllı bir politika izliyor.”

Jine ve Sera sinemaya gitmiştiler, tüm bu tartışmalardan ve okumalardan sonra çok yorgundular.

Elias’ın Telefon etmesinden tam bir buçuk saat sonra Jine ve Sera vedalaşmak üzereyken yirmi altıyı aşkın polis özel timleri tarafından baskına uğrarlar. Polis, Jine ve Sera’yı yakalar. Lisa evde yok ve bir aylığına Paris’e gitmiştir. Jine ve Sera için savcıdan tutuklama kararı alınmıştır. Jine ve Sera yaptıkları iş hakkında polise detaylı bilgi verirler ve biz davamıza inandığımız için bunu yaptık ve bizim gizli hiçbir şeyimiz yok derler.

Polis onları tutuklamaktan başka hiçbir şey yapamıyor, örgütün diğer hücrelerine ulaşamıyordu. Jine, forumlarda daimi mahlas kullanmış ve oradaki kişileri de -birkaç kişi dışında- mahlasla tanıyordu. Onların öz isimlerini, nerede yaşadıklarını bilmiyordu. Kimseyi ele veremezdi, çünkü kimseyi tanımıyordu. Hiç kimseden e-mail almamıştı. Ne yaptıysa Sera ile birlikte internet üzeri açık yaptı. Jine ve Sera korkuyu yenmişlerdi. Zaten korkulacak bir şeyde yoktu.

Sera’nın annesi Jale tüm bunları duyunca şok geçirdi. Bu da mı başına gelecekti? Avrupa’nın göbeğindeydi kızı „teröristlik“ yapmakla suçlanıyor ve yakalanıyordu. Jale, ne yapacağını bilmiyordu ve gözaltında olan Sera ve Jine’yi ziyarete gitti. Kızların keyfi keyifti. Sanki onlar değil Jale yakalanmıştı.

Jale, eve dönünce biraz rahatlamıştı. Belki de böylesi daha iyidir dedi. Sera hapisse düşerse eğer bir şey olmaz. Sera hapishanede daha emniyetlidir hiç olmazsa ölüm ve öldürmekten kurtulur dedi kendi kendine. Oysa Jine ve Sera kimseyi öldürmek istememişlerdi. Green Peace ve Arno Funke (Dagobert Duck) gibi eylemler yapıp medyanın dikkatini üzerine çekmek istiyorlardı. Örneğin bir Pazar günü boş olan bir mağazaya renk bombası koyup patlatmak gibi… Yaptıkları eylemlerde insanlar ölmemeliydi. Gerçi Sera Türk generallerini, polisini, askerini, büyükelçilerini ASALA gibi cezalandırmak istiyordu ama Jine buna karşıydı. Jine, biz uzay, iletişim, dijital ve demokratik devrimler cağında yaşıyoruz ona göre de savaşmalıyız diyordu. Jine, biliyorum diyordu, eğer bizde TC’nin bize saldırdığı gibi TC’ye saldırırsak belki iyi olur ama biz onlar gibi iğrenç ve vahşi olmadan da hedefimize ulaşabiliriz. Öte yandan her hücre yaptığı eylemden sorumludur. Eğer böyle hücreler çıkarsa kimse bir şey yapamaz. Tüm eylemler düşmanların metropollerin de yapılacaktır. Kürdistan’da ve düşman ülkeler dışında “şiddet” eylemleri yapılmayacaktır. Düşman ülkeleri dışında diğer dünya ülkelerinde demokratik yolda mücadele verilecek, sivil itaatsizlik yöntemleriyle eylemler yapılacaktır.

Elias, Jine’yi gözaltında ziyarete geldi. Jine, Elias’ın kendisine ihanet ettiğini her hareketinden anlıyordu. Elias, cesaret edip söyleyemiyordu. Jine: „Seni anlıyor ve  affediyorum! Belki başka türlü yapamazdın. Herkes davasına inandığı için öylede hareket ediyor,“ dedi.

Elias, Jine’ye birkaç gazete getirmişti. Gazetenin baş sayfasında “Koma Berxudana Kürdistan” diye bir örgütün pazar günü İstanbul’da Mısır Çarşısı’nı renk bombasıyla maviye boyadığını ve tek bir kişinin burnunun kanamadığını yazmıştı. Jine, bunu okuyunca yüzünde bir gülümseme, sevinç belirdi. Elias kalktı ve üzgün, dargın Jine’den vedalaştıktan sonra gitti. Elias ile Jine arasındaki ilişki tümden sona ermişti.

Jine haberi Sera’ya ulaştırdı. Sera sevincinden havaya uçuyordu. Jine’ye sarılarak yaşasın başardık! Başardık! Diyerek bağırıyordu. Jine: ”Evet basardık! Düşünceler, hava, su ve güneş gibidir. Kimse kelepçe vuramaz!” dedi. Sera evet, Kürdistan’ın bağımsızlığını, özgürlüğünü ve devletleşmesini isteyen herkes artık bizim yoldaşımızdır. Başaracağız! Mutlaka başaracağız! Çünkü 30 milyonluk bir milleti kimse ebediyen esir tutamaz!

Alan Lezan | 25. Haziran 2008

 

 

One thought on “Jine&Sera

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s