Jine&Sera

 

Dersim, Mezarlık: Jine, babası, kardeşleri Soreş ve Mere, akrabalar, çocukluk ve sınıf arkadaşları, tanıdıklar … Kimisi sesli ağlıyor, kimisi sızlıyor, kimisi sessiz sedasız sadece üzgün ve yas tutuyor. En cok ağlıyan kücük Mere. Jine’de ağlıyor ama içinden. Kimse onun sesini duymuyor, gözyaşlarını görmüyor. Jine duygusal bir Orta Doğu kızı değildir. Her canlı varlık için ölüm kacınılmaz bir gerçektir. Hayat böyledir. Ölen ile ölünmüyor. Jine, bu gerçeği biliyor ama annesi kırk yedi yaşla beynindeki kötü huylu bir tümöra yenik düşmüştü. Daha gençti. Jine, böylesi bir ölümü bir türlü kabul edemiyordu ve derinden etkilenmişti, çünkü o haksız bir şekilde gelmişti. Ölüm tabii ki herkese vardı. Ama annesi bu genç yaşta ölmemeliydi. Keşke O da dedesi gibi yaşlansaydı ve sonra ölseydi. O zamanda belki yine üzülecekti ama bu kadar üzülmeyecekti, çünkü annesi daha her işini yapıyor, vızır, vızır çalışıyor, yaşama bağlı, yaşamı çok seviyordu.

Çevredeki herkes ağlayıp bağırırken o bunları düşündü. Belki de annesini gömmemeli yakmalıydılar. Bunu Hindistan’a gidince öğrenmişti. Dersimliler Alevi‘ydi ve ölülerini yıkayıp, kefenledikten sonra Dersim ritüallerine göre defnediyorlardı.

Canlılar doğar, büyür ve ölürler. Kimse de biz ölünce bizimle ölmeyecek. Hayat devam edecek. Herkes kendi hesabını işlemeye devam edecek. Sevilme ölcümüze göre bir müddet yoğun olarak hatırlanacağız, sonrasında belki de unutulacağız. Ama Jine annesini hiç unutmayacaktı, çünkü Jine onu cok seviyordu.

Asrin, Jine’nin annesi, Stuttgart’ta bir çikolata firmasında çalışıyordu. Asrin, çok iyi bir anne ve çocuklarına iyi bir arkadaştı. Jine, Lise diploması yapıp Berlin’e taşındığın da babası Serkan taraftar değildi. O bir kız çocuğunun büyük bir şehire yalnız başına gitmesinden de yana değildi. Babasına göre Jine, Stuttgart’ta okulu bitene kadar evde kalmalıydı. Jine’nin annesi Asrin, Jine’yi desteklemişti. “Git kızım! Yolun açık olsun! Git! Dünyayı gör!” demişti, “Stuttgart’ta kalıpta ne yapacaksın?”

Mezarlıkta insanlar Asrin’in tabutunu yavaşça indirdiler. Jine bir adım ileri gitti, yerden bir avuç toprak aldı, öptü, alnına koydu ve elindeki çiçekler ile birlikte tabutun üstüne fırlattı. Mere, cockların en kücüğü seslice ağlayıp bağırıyordu: “Asrin! Asrin! Wohin gehst du? Çevredekilerde bu çaresiz cağrışmalara dayanamayıp ağlıyorlardı. Küçük Mere annesine hep isimiyle cağırıyordu.

Doğumla başlıyan hayatın sonu ölümdü! Hayatın baharında, neler görüp, neler yaşıyacaktık? Film şeridi gibi bir yaşam. Ama bir gün mutlaka sona erir. Belki de erimez! Jine, haksızlıkların, baskının, sömürünün, işkencenin olduğu bir dünyada Allah’a inanmak istemiyordu ama ya insanları kim yaptı diyordu? Nasıl ki bir masanın yapıcısı vardıysa, insanların, doğanın, uzayın ve bitkilerinde bir yapıcısı olamaz mıydı? Jine agnostikerdi. Bazen Allah‘a inanıyor, bazen de inanmıyordu. Eğer vardıysa bir Allah sonsuz bucaksız uzayda gelip insanlarla mı ilgilenecekti? Diğer yandan Allah sıfırdan ve yoktan var olamazdı. Onun da bir yaratıcısı olamaz mıydı?

Jine, severek ölen insanların öbür dünyaya gitmelerini, yani annesinin Cennet’e gitmesini istiyordu. Ya da bir gün dirilmesini. Fakat bu konularda daha çok materyalistler gibi düşünüyordu. Cennet ve Cehennem dünyanın kendisiydi. Öbür dünyayı tasavvur bile etmek istemiyordu. Nasılki bir ağaç yeşerir, yaşlanır sonra kuruyup yere düşerek toprak oluyorduysa, insanların yaşamı da belki öyleydi. Bizler doğanın bir çocuğuyduk. Doğuyoruz, büyüyoruz sonra yaşlanıp, ya da ani bir hastalıktan ölüp gidiyoruz. Doğayı ve evreni açıklamaya Jine’nin aklı ermiyordu. Onun icin iki sömestri okuduğu felsefeden politolojiye çevirmisti.

Marx: „Filozoflar dünyayı yorumlamakla yetindiler. Oysa asıl önemli olan dünyayı değistirmektir.” demişti. Marx’ın bu sözü Jine’yi fena şekilde etkilemişti ama Jine Marxist değildi. O artık dünyayı yorumlayan değil, dünyayı nispeten değistiren olacaktı, çünkü insanlar ilahi olmayacaklardı. Hırsızlık, yankesicilik, yalancılık, dolandırıcılık, haksızlık, kışkançlık, sömürü ve baskı, birbirini çekememezlik oldukça; poliste, hapishaneler, kanunlarda olacaktı. Jine, sınıfsız, sömürüsüz, sınırsız bir dünyaya şimdi olabilecegine inanmıyordu. Belki 250-500 sene sonra, ama dünyanın şimdiki haliyle onun üzerine düşünmek bile istemiyordu. Tabii vizyonlar olmalıydı. Jine’nin vizyonu bu dünyada herkese eşit hakların olması, iş, konut, zaruri ihtiyaçları karşılamak için yeterince para, özğürlük ve bağımsız yaşamaya inanıyordu. Jine bir realistti ve real politika yapmak istiyordu.

Annesinin ölümü veya ölüm üzerine fazla düşünmek, doğa ve evren gibi iyiydi, gerekliydi ama belli bir süre sonra noktayı koymalıydı.

Amcasının evine gelince Jine çok yorgundu. Mere halen bağırıp cağırıyordu. Jine ve Soreş her ne kadar Mere’yi kucağına aldıylarsada, kız durmuyordu. Bir süre sonra ancak sakinleştirebildiler.

Jine, Dersim’in dağ mahalesinde tam on iki sene yaşamıştı. Çoğu cocukluk ve sınıf arkadaşları gerillaya gitmişlerdi. Diğerleride çok politize olmuşlardı.

Bir yandan annesinin ölümü, diger yandan mücadeleci sınıf arkadaşları Jine’nin kafasını allakbullak etmişti. Jine’nin Dersim hakkında bilgisi çok yoktu. Oysa Dersim yöresi birçok uygarlık yaşamıştır. Türklerin 1937 soykırımını annesinden biliyordu, ancak Orta Cag’da kalma Pertek Kalesi ve Munzur Vadisi Milli Parkı’nı yeni görecekti.

Kuzey Kürdistan’ın yukarı Fırat bölümün de yer alan Dersim, Kuzey’de ve Batı’da Munzur Dağları ile Karasu Irmağı, Dogu’da Bingöl Dağları ve Peri Suyu, Güney’de Keban Baraj Gölü ile cevrili bir doğa güzelliğidir. Hele ilk baharda ceşmelerde fışkıran berrak suyun tadına doyum olmuyordu.

İlkbahardı. Her taraf mis gibi kokuyordu. Dağ Mahalesi merkeze uzak değildi. İki hafta boyunca Jine çocukluk arkadaşlarıyla Dersim’i ve çevresini gezdi. Jine bölgeye bayağı alıştı ama bölgedeki askerler, tanklar, polisler Jine’ye orada yaşam hakkı tanımıyordu. Dersim Türklerin işğalı altındaydı.

Jine, yeni tanıştığı Sera’yı düşünürken Almanya’yı, dahası Berlin’i özledi. Bir an evvel oraya gitmeli aktif mücadele eden Sera’ya her şeyi anlatmalıydı. Jine’nin çok türlü arkadaşları vardı: Almanlar, Amerikalılar, Israilliler … Ama Kürdler ile ilişkisi bir ailesinden ibaretti. Sera bambaşkaydı ve diger arkadaşlarına hiç benzemiyordu.

Jine, Sera’yı Green Peace’in düzenlediği bir yürüyüşte tanımıştı. Yürüyüş çevre kirliliğine karşı yapılmıştı. Sera, Halepçe soykırımı ile ilgili bildiri dağatıyordu. Jine bildiriyi alınca Sera’ya gülümsedi. Sera geri gülümseyerek adın ne diye Jine’ye sordu:

Jine’de: “Jine!” dedi.
Sera:”Kürd müsün?”
Jine: “Evet, Kürd’üm!”
Sera: Cluba hoş geldin!”diyerek karşılık verdi.

İkiside gülümsediler ve biraz sohbet ettikten sonra numaraları değiştirdiler. Sera bildirileri dağıtmaya devam etti.

Jine’nin ailesi her Dersim‘li aile gibi liberaldı. Babası, Serkan Adan, Almanya’ya gelmeden önce Dersim’de bir Terzi Dükkanı varmış. Sonra 1978′de durumunu parasal biraz düzeltmek için Almanya’ya gelir ve Almanya’da yine kendi mesleğinde çalışır. Serkan sakin birisidir. Politikadan, felsefenden fazla anlamaz ama çocuklarını, eşini sever, sayar. Serkan’da büyük ülke sevgisi ve özlemi vardır. Her sene her şart altında Dersim’e uğrayacaktır. Çocuklar Almanlar ile içli dişli yaşıyorlar. Kürd kültürüyle uzaktan yakından asimile olmuş diğer Dersimliler gibi hiçbir ilişkileri yoktur. Serkan bu duruma biraz üzgün ama sesini çıkarmıyor. “Cocuklarım mutlu olsun, yeter bana!” diyordu.

Serkan, Asrin’in hastalığına çok üzülüyordu. Doktorlar sizin eşinizi ameliyat edemiyeceğiz, çok geç dediklerinde, Serkan diz üstü yere çökülmüştü. O günden sonra ağır depresyonlara girer. Asrin ölmüştü, Serkan çaresizdi ve elinden hiçbir şey gelmiyordu. Jine Dersim’de babasının bütün işlerini kardeşi Soreş ile birlikte gördü. Bu nedenle Jine iki hafta Dersim’de kaldı. Bu iki hafta askerin namlusu altında Jine’ye iki yıl gibi geldi. Geceleri silah sesleri, gündüzleri her köşede aramalar … Her taraf polis ve asker ile doluydu. Dersim’de, Kürdistan’ın diğer bölgeleri gibi 1980 askeri darbesinden sonra Olagan Hal Bölgesi ilan edilmişti. Serbest gezmek, düşünce belirtmek, seminerler düzenlemek, örgütlenmek yasaktı. Güzelim bir bölge yaşanamaz bir hale gelmiş, adeta virana dönmüştü. Her kişi başına üç asker düşüyordu. Genç insan neredeyse yoktu. Sadece yaşlılar ve çocuklar kalmıştı. Bu durum Jine’yi derinden etkiledi.

***

Jine, Berlin’e gelişinin hemen ertesi günü Sera’yı aradı ve akşama doğru Caffé Morena’da buluştular. İkisi de birbirlerini görmekten çok sevinçli ve heyecanlıydılar. Jine, annesinden ve Dersim’den anlattı. Sera, Jine’yi teselli etmek istiyordu ama nasıl yapacağını bilmiyor, sessiz kalmayı tercih ediyordu.

Jine ve Sera’nın üçüncü görüşmeleriydi. Sera, asıl ismi “Clarissa Lenz” olan bir Alman adamın ve Kürd kadının çocuğuydu. Annesi Jale Dewran Kürdistan’ın baş şehri Amed’liydi. Jale’nin Babası’nın bir inşaat firması vardı. Firma çok iyi işliyordu. Maddi durumları oldukça yerindeydi. Dewran ailesi Kürd burjuva sınıfından sayılıyordu. 1980 yıllarıydı. Askeri cunta gelmiş, yer yerinden oynuyordu. Yakalanmalar, aramalar, kaçırmalar, idamlar, işkenceler, faili meçhul cinayetler … Devlet halk üzerinde fena şekilde bir terör estiriyordu. Hergün görülmedik acı, hergün baskı, öyleki insan orada yaşayamaz, uyku gözüne giremez olmuştu.

Jale’nin babası, birgün diğer Kürd işadamları gibi PKK’ye maddi yardım ve yataklık yapmaktan kaçırılır ve öldürülür. Jale ve abeysi Sipan babalarının cesedini şok içerisinde sokak ortasında bulurlar.

1978′de PKK kurulmuştu. Sipan PKK’nin önde gelen bir militanıydı. Babasının ölümünün altı ay sonra Sipan yakalanır, ağır iskencelerden sonra PKK militanı olarak bölücülükten yirmi bir yıl hapis cezasına çarptırılır. Jale’nin ablası o dönem üniversitede tip okuyor. O da Doğu Devrimci Kültür Dernekleri militanıdır. Babasının ölümünden iki yıl sonra Ankara’da faşiştler ile çıkan bir catışmada ölür. Jale şaşırmıştır. Kendisi ingilizce ögretmeni ve 25 yaşındadır. Amed’de akrabaları vardır ama acısı büyüktür. Babası, abeysi, ablası … Sevdiği en güzel insanlar hayatından yok olmuştur. Onların dışında diğerlerinin ölümü, yakalanışları, işkence görmeleri … bir bütün devlet terörü sona ermek bilmez. Jale, psikolojik olarak bitmiştir, toplar pılını pırtısını Berlin’e gelir ve iltica eder.

Jale’nin ilticası üç sene sonra kabul görür ama Jale’de hal kalmamıştır. Berlin’de o dönem Amnesty International’a gider gelir. Aynı zamanda tedavi olmakta, bir psikologta terapi yapmaktadır. Jale, büyük bir travma yaşamaktadır.

Jale, 1983′te Amnesty’de Alman Thilo Lenz ile tanışır. Thilo 35 yaşında, yakışıklı, alçakgönüllü, insan ve doğayı seven biridir. Jale Thilo’ya aşık olur, evlenirler ve bu evlilikten 1985′te Clarissa (Sera) doğar.

Jale, doğan kız çocuğunun ismini ne pahasına olursa olsun bir Alman ismi takmayı ister. Thilo her ne kadar Kürd isminde ya da Kürd ve Alman ismin de ısrar ettiyse de, Jale “hayır!” dedi: “Benim kızıma isim dolayısıyla herhangi bir zarar gelmesin! Bu dünyada cok ırkçı vardır! Kızım tam bir Alman olsun ve Almanya’da kendi ülkesinde kendisini yabancı hisetmesin. Ne de olsa babası bir Almandır!” Ve kızını öyle de eğitir.

Jale ister ki, Clarissa tüm bu siddet olaylarından, politikadan uzak dursun. Ama annesinin halini gören Clarissa tam tersi bir tepki gösterir. Clarissa, on iki yaşından beri kendisinin tam Alman olmadığını, bir tarafının Kürd olduğunu ve annesinin yaşadığı acıları bir, bir bilmektedir. Bu nedenle Clarissa kendisine bir Kürd ismi olan “Sera” koymuştur. O kim olursa olsun, benim ismim “Sera”dır der. Annesi ne yapacağını bilmiyor.

Ayaklanmalar, savaşlar tahribattı. Jale, tüm bunları iyi biliyor ve kızını korumak istiyor, haksızlığa, baskıya, zulme adeta boyun eğiyordu. Oysa Sera tüm bunların tersiydi. O küçük yaşta bile “ben büyük olursam Kürdistan’a gider senin öcünü alacağım,” diyordu. Bu tür söylemler Jale’yi bir yandan korkutuyor, bir yandan da gülümsettiriyordu. Bir çocuk kafası, ne olacak ki? Anne, kız çocugunu ciddiye almıyordu. Sera her yaptığını annesine anlatmıyordu. Coğu şeyleri gizli yapıyordu, annesiyle arası çok soğuktu.

2004 yılın da Sera başlar Berlin Teknik Üniversitesi’nde Mimar Mühendisliği okumaya. Çocuklarının Mimar veya İnşaat Mühendisi olmasını sokak ortasında cesedi bulunan ve yıllardır İnşaat Firması olan dedesi istemişti. Sera’nın dersleri iyi ve Sera gercekten de çok zeki bir kızdı ama politikaya ilgisinin büyük olması ve politik aktifliği yüzünden bazen okuluna konsantre olamıyordu. Sera dördüncü sömestrideydi. En iyisi okulu bırakıp politikayla uğraşmaktı, çünkü Kürdistan’a birkaç ev yapmakla onları özgürleştiremezdi. Düzen degişmediği ve sömürgecilik sona ermediği müdettce Kürdler rahat etmeyecekti. Kürdistan her yönüyle zengin bir ülkeydi ve bu zenginlik sömürgecilerin istahini kabartıyordu. İşte bu igrenç iştaha bir son vermek, onları her şeyiyle ülkeden kovmak gerektiğini düşünüyordu.

Sera, aslında çok kere gerillaya gitmeyi istemişti. Fakat PKK’nın politikasını beğenmiyordu. Sera, özgür ve bağımsız bir Kürdistan için ölmeye hazırdı ama Türklerin demokrasisi için ölmek istemiyordu. PKK, Öcalan’ın kaçırılışından sonra stretejik degisikliğe gitmiş, bağımsız Kürdistan istemi yerine, Türkiye’nin Misak-i ve Milli sınırları içerisinde Kürdlerin ve diğer azınlıkların yaşayacağı bir “Demokratik Cumhuriyet” istiyordu. Sera ise hayır diyordu, Kürdistan bir ülke, Kürdler de bir ulustur. Türkler, Araplar, Farslar Kürdistan’ı işgal etmişler, onun için terk etmek mecburiyetindedirler. Sera çok radikaldır ve: “Dünyada en değerli iki sey özgürlük ve bağımsızlıktır. Ona ulaşmak için her yol ve yöntem meşrudur!” diyordu.

Jine, Sera’yı hayretle dinlemekteydi. Sera’ya bir türlü yardım etmek istiyor, daha doğrusu kendisi de Sera gibi aktif olmak istiyor ama Jine daha çok bir şeyin üstünde derin ve duygusal değil rasyonal düşünen biridir.

Radikal düşüncelerine rağmen Sera esprili, açık fikirli, toleranslı, cana yakın, çok sempatik ve hiç can sıkıcı olmayan bir tiptir. Seranın erkek arkadaşı yoktur ve kafasında sadece bir şey vardır: Kürdistan’ın özgürlügü ve bağımsızlığı. Sera’nın bağımsızlığa ve özgürlüğe efsanevi bir sevgisi var ve Sera patlamaya hazır bir bombadır.

Cumartesi.

Jine ve Sera beraber ilkin Caffé Milchbar’a ondan sonrada club Non-Tox’a gittiler. Non-Tox’ta Dj underground Techno muziği çalıyor, herkes delice dans ediyordu.

İçeri girer girmez Sera “bak işte!” dedi! “Batı toplumu artık eğlence toplumudur. Herkes dans ediyor, stres atıyor, savaş yok, baskı yok, işkence yok, insanlar özgürdür! İşte biz aynen bunu Kürdistan’da istemekle suç mu işliyoruz? Annem beni anlamıyor!” dedikten sonra hemen olduğu yerde dans etmeye başladı. Öyle güzel dans ediyor ki, Jine bir köşeye çekildi onu hayretle izlerken, sol tarafından adamın biri Jine’ye çarptı. Adam tam şarhoş değil ama yürümeyecek kadar içmişti ve Jine’den hemen nazikce özür diledi. Jine, adamın yüzüne gözüne bakarak hafif gülümsedi ve adama “her şey tamam mı?” diye sorunca, adam “evet, evet, her şey tamam!” dedi ve Jine’ye tesekkür etti. Elias cok sempatik bir insandır, çocuk gibi ince bakışları vardır. Elias, Jine’yi bir şeyler içmeye davet edince Jine kabul etti. Elias, içecekleri aldıktan sonra, Jine’ye “dışarıya gidelim mi?” diye sordu. Jine için farketmezdi çünkü Sera zaten delice dans ediyordu. Jine, “gidelim!” dedi.

Bahçede, Spree’nin kenarında kendilerine sakin bir yer bulduktan sonra Elias, Jine’nin neden üzgün olduğunu sordu. Jine, her şeyi anlattı. Elias, duruma çok üzüldügünü birkaç kez söyledi, ama yapılacak bir şey yoktu. Telefon numaralarını degiştirip içeri geldiler. Sera halen dans ediyordu. Jine, Sera’yı rahatsız etmek istemedi ve dans edecek halide yoktu. Jine, Dersim, annesinin ölümü ve Sera arasında kafası darmadağınıktı. Şimdi birde bunlar yetmiyormuş gibi Elias hayatına giriyor.

Sera geliyor. Sera ve Jine yan odaya gidip Chill-Out yapıyorlar. Oda da çok insan yok. Bir Dj, köşede birkaç kişi,  güzel dekore edilmiş bir oda. Jine ve Sera bu güzel dekore edilmiş odada dalıyorlar politikaya, felsefeye ve Elias üzerine anlatmaya.

Sera her türlü sexuell ilişkilerden uzak durduğunu söyler. Sera’nın ona ltı yaşında ilk aşkı olmuş, sonra birisi daha ile ilişki kurmuş, daha sonra bir üçüncüsüyle ilişki kurmuş, bir seneden beri arkadaşı yoktu ve olmasınıda istemedigini söyler.

Jine bu konuda farklı düşünür. Sevgi bir şimşek gibidir. Ansızın seni derinden vuruyor. Sevgi, aile insanlığın temelidir. Jine, kendisinin sevgisiz yaşayamayacağını söyler ve sevgi en doğal şeydir, tipki doğum, yaşam ve ölüm gibi. Sera’da bunları anlar ama annesinin başına gelenleri kendisini derinden etkiledigini ve onun en büyük aşkı Kürdistan olduğunu söyler. Sera hep açık ve net konuşur. Ne istedigini pekala iyi biliyor, kendine özgüveni büyüktür, kendinden hep emin konuşuyor.

Jine’ne Sera ile buluştuğuna çok sevinçlidir ama bir politoloji ögrencisi olarak Sera gibi olaylara duygusal yaklaşmaz. Yaptığı her hareket, söylediği her söz yerli yerinde olacaktır. Kafası biraz bulanık ama onu yakında düzene sokacağını biliyor. Annesinin ölümü ve çektiği acılara birde Dersim’de gördüğü portreyi katınca büsbütün üzüldü ve acıdı ama biliyor ki, acımak kötü bir duygudur. İnsan gerçekler ile yüzleşmelidir. Ölüm herkese; insanların fakirinden zenginine, yaşlısından gencine, iyisinden kötüsüne, hepsine eşit derecede vardır. Asıl üzüntüsü belki de baskıya, sömürüye, zulme, haksızlığa karşı bir şey yapmaması, sadece zamanını clublar da ve cafféler de geçirmesidir. Oysa Jine pratik, elle tutulur, gözle görülür bir şey yapmak istiyordu.

Aslında Jine’nin kafası oldukça netti ama nereden baslayacağını bilmiyordu. PKK’ye gidemezdi. Onlar artık bağımsızlığı değil, ne idüğü belirsiz Konfederasyon, bilmem Demokratik Konfederalizm ya da Demokratik Cumhuriyet istiyorlardı. Aslında Jine’ye göre bagımsızlık isteyen ve yirmi sene onun için dişe diş bir mücadele veren PKK artık bitmişti. Geri kalanlar ne istediğini bilmiyordu. Hele Öcalan’ın her defasında bir öneri yapması, her ay değişen örgütün isimleri Jine’yi adeta çıldırtıyordu.

Sera’ya göre Kürdlerin şansı hiç calışmıyordu. Bir yandan birlik değillerdi, öte yandan kendilerini destekleyecek bir avuç sosyalistten baska kimseler yoktu. Öcalan Avrupa’ya gelmişti, Avrupalılar ve ABD Öcalan’a bir şans tanıyacaklarına onu en azılı düsmanına dünyanın gözü önünde tepsi üzerinde teslim etmiştiler. İşte bu diyordu Sera, insanlığa karşı yapilabilecek en büyük bir suçtur. Humeyni senelerce Fransa’da kaldı. Humeyni, Öcalan’dan daha mı iyiydi? Batılılar Humeyni’yi niye paketleyip Şah Pehlevi’ye vermediler?

Jine, biz ne yaparsak yapalım ABD’de Leninizm fobisi oldukça ve Kürd örgütleri de Marxist olması durumu zorlaştırdığını düşüyordu ve Sera’ya bakarak: “Sen ilkin Batı’nın devletlerine karşı duracak, yani sözde anti-emperyalist olacaksın, onların otobanlarını işgal edecek, polisini döğeceksin, sonrada onların kucağına geleceksin. Bu büyük bir celişkidir. Öcalan Avrupa’ya değil, gerillaya, Kürdistan’ın dağlarına gitmeliydi. O dağlar ki bugüne kadar Kürdleri hep kucağında korudu. O dağlar Kürdlere hiçbir zaman ihanet etmediler,” dedi.

Öcalan’nı Sera’da zaten pek sevmiyordu. Öcalan’da ne de olsa zamanında bir Stalinist, diktatör ve despottu. Sera’da Kürdlerin Öcalan gibi bir despot ve diktatörden kurtulmalarına seviniyordu. Jine icin bu öyle önemli degildi. Stalin ve Batı‘lılarda aynı masada oturup Potsdam Antlasmaşı’nı imzalamıştılar. Sorun PKK’nin belki komünistliği de değildi. Sorun çıkar meselesidir. Batı sadece çıkarlarını düşünüyordu. Öcalan ve PKK,  Batı’nın çıkarlarına ters düşüyordu. Yani Öcalan’ın Orta Doğu’da bir “devrim” yapıp Kürdlere proletarya diktatörlüğünü dayatması, hem Batı‘lılar için, hem de Kürdler için bir felaketti. Bir de komünizmin 21. yy tekrar horlanması var ki, Batı’nın PKK şahsında Kuzey Kürdlerini desteklemesi mümkün değildi.

Gerçekten de PKK kendi dönemin de Yunanistan ve Suriye’den destek almış, ama Öcalan Avrupa’ya gelince herkes aniden yardımını kesmişti. Su an bir avuç sosyalistlerden başka dünyada PKK’yi destekleyen resmi düzeyde bir tek ülke dahi yoktu. Jine, Kürdleri yardıma ihtiyacı olan bir halk olarak değerlendiriyordu. Buda Kürdlere bağlı olan bir şeydi. Eğer Kürdler ittifaka gider belli bir güç olurlarsa, ancak ondan sonra bazı devletler, ABD onları muhatap alabilirdi. Gerçi Güney’in ABD ile arası iyiydi ama ABD Yahudileri desteklediği gibi Kürdleri desteklemiyordu. Güney Kürdleri gelinen aşamada ABD’nin koruması altındaydılar ama bu geçicide olabilirdi.

Jine, Kürdlerin kendi sorunlarının çok zor olduğunu, Kürdistan’ın dünyanın en bağnaz, en şöven, en faşist ve en despot dört devleti tarafından işgal ve ilhak edilmiş olduğunu, Kürdlerin haddinden çok düşmanı olduğu ve bu nedenle Kürdlerin kendilerine ABD ve Avrupa gibi ülkeleri yeni düşman etmeleri veya anti-emperyalist, anti-kapitalist olmalarının gerekli olmadığını, dahası çok yanlış olduğunu düşünüyordu.

Öte yandan Kürdlerin feodalizm sorunu vardı. Kürdistan’da feodalizmi ancak ve ancak kapitalizm cözer diyordu. Sera, Jine’yi pek iyi anlıyordu, çünkü Sera’da biliyordu ki, sosyalizm olsa olsa kapitalizmden sonra olabilecek bir toplum biçimiydi. Kapitalizmini tamamlamayan sözde reel-sosyalist ülkeler peş peşe bir günde yıkılıp gittiler. Öte yandan tek tek ülkeler de sosyalizm zaten mümkün değildi. Marxizm Kürdlere otuz yıl kaybettirmişti ve halen başına belaydı.

Eve geldiler.

Evde, bir şeyler atıştırdıktan sonra bilgisayarın önüne oturdular ve Kürd sitelerini, forumlarını araştırdılar. Birkaç adresi Sera zaten tanıyordu. Sera’nın Türkcesi ve Kürdcesi yoktu ama çok güzel Almanca, İngilizce ve İspanyolca konuşuyordu. Jine, Kürdçe’nin yanında Türkçe, Almanca, İngilizce ve Fransızca biliyordu. İkisi yatmaya gitmeden önce mutfakta Lisa ile buluştular. Lisa, Jine’nin ev arkadaşıydı. Öğleden sonra saat 14:oo’e doğru Jine ve Sera biraz yatmaya gittiler, Lisa’da gezmeye çıktı.

Pazar günü Jine ve Sera 6 saat yattıktan sonra Elias’ın Telefon etmesiyle uyandılar. Elias, Jine’ye yakın bir yerde olduğunu söyledi ve Jine‘yi yemeğe davet etti. Jine, Sera’ya sordu ve Sera “olur gidelim,” dedi. Jine, Sera, Elias ile bir Taylandlıda buluştular. Jine’de, Sera’da Tayland mutfağına bayılıyorlardı.

Yemekten sonra bir videotheke gittiler. Epeyce film vardı. Sera „Hero” filmini önerdi. Jine ve Elias kabul ettiler. Evde filme baktılar. Sera o filmi iki defa görmüştü. Sera: „İşte düşmana karşı insan böyle savaşmalı!” dedi. Elias, “hayır” dedi, “insan savaşmadan da bir çok şeye ulaşabilir ve insan bileğini kullanacağına, beynini kullanmalı.” deyince;

Sera: “Ya eğer beynini kullanmana fırsat vermiyorlarsa ne yapacaksın, elini koynuna koyup oturacak mısın?” Elias biraz düşündü ve “savaşlar tahribattır, acıdır, yıkımdır,” dedi. “Savaş olmamalıdır.”

Jine, ikisini sessizce dinliyordu.

Sera, Elias’a “örneğin sen bir yabancı veya Afrikalı olarak Batı’da yalnız başına bir metrodasın ve bu ülkede Skin Headlerin var olduğunu bildiğin için yanına koruman için bir silah alıyorsun. Ve bir durakta yapa yalnız olduğun metroya dört beş tane Skin-Head biniyorlar. Sen ne yaparsın? Biliyorsun ki Skin Headler acımayı bilmezler ve biliyorsun ki, seni ölesiye döğecekler, sen orada “peace” mi diyeceksin?”

Elias, “böylesi bir durumda ben elbette kendimi savunurum,” dedi. “Ama bu yinede savaşları haklı bulmaya yetmez.”

Sera: “elbette!” dedi. “Ama ben mi savaş istiyorum? Aslında Kürdler bugüne kadar hep kendini savundular. İşte bu yanlış. Bence Kürdler saldırmalı, sömürgecileri her şeyiyle kovmalıdırlar. Kürdlerin sömürgecilerin diline, ekonomisine, kültürüne ve siyasetine ihtiyacı yoktur. Hepsi defolup gitsinler!”

Jine, bu konuda aynen Sera gibi düşünüyordu. Elias ikna olacak bir tip değildi. O bir barış insanı, bir pasifistti. Sonra Matrix filmi üzerine konuştular. Jine ve Sera ikilisi bu iki filmden de cok etkilenmişlerdi ve keşke Kürdlerin de öyle süper perfekt savaşcıları olsaydı diye yakınıyorlardı.

Elias, Ghobadi’den bahs etti. Ona büyük saygısı olduğunu, aslında onun filmleriyle insanın gözünü açtığını söyledi. Jine ve Sera’da Ghobadi’yı tanıyorlardı ama baskıya, zulme, sömürüye, şiddete karşı savaşmak gerekiyordu. Ghobadi’nin filmleriyle belki Kürdlerin acılarını gösteriliyordu ama bu zaten bütün dünyada biliniyordu. Ne var ki kimse ona karşı bir şey yapmak istemiyordu. “Eylem gerekli, eylem!” dedi Sera.

Hero‘nun rejisörü Zhang Yimou‘ydu. Bu Film Amerika’da Quentin Tarantino tarafından sunulmuştu.

Bilindigi gibi Çin yedi bölgeye bölünmüştü ve yedi Krallık vardı. Qin Shi Huang M.Ö. 221 yılında diğer bölgelere karşı savaşı kazandı ve hepsini Qin-Dynasti altında, yani göğün altında toplayarak kardeşler arası olan bütün savaşları, düşmanlıkları sona erdirip ilk Çin İmparatorluğu’nu kurdu. O günden bu güne Mao dönemi hariç Çinler arası savaş yoktur.

Politik olarak Hero’da interessant olan kişilerin toplumun çıkarı için kişisel ideallerinden vazgeçtikleridir. Hata bazı eleştirmenler rejisör Zhang Yimou’yu diktatör rejimleri savunmakla eleştirdiler. Örnegin Zhang Yimou, Tian’anmen Alanı’ndaki soykırımın doğru olduğunu savunduğunu söylediler.

Film’de tabii ki Konfuzianizmin idealleri savunuluyor. Birey toplum icin kendini feda etmek zorundadır. Bireyin kişisel istekleri, eğer topluma hizmet etmiyorsa egoizm olarak değerlendiriliyor.

Sera, Hero’ya üçüncü kez bakmaktadır. Sera, aynı zamanda filmdeki tekniğe hayrandır. Hero’da yapılan special effects Matrix’i yapanlar tarafından yapılmıştır.

Jine’de filme büyük ilgi gösteriyor ve severek bakıyor. İlkin beşe bölünen, parçalanan Kürdleri, örgüt ve partileri birleştirmek gerektiğini söyledikten sonra “şiddet düşmana karşı evet ama Kürdler arası asla olmamalıdır ve demokrasinin olduğu bir yerde siddete baş vurmak çılgınlıktır,” deyince Elias, Hz. İsa gibi düsündüğünü ve Hz. İsa’nın “eğer birisi yüzünün bir yanına bir tokat vurursa, sen de diğer yüzü göster!” dediğini söyledi. Sera “ben bunu hayatta yapamam!” dedikten sonra  „bak Hz. İsa’dan sonra insanlar onun o söylemine rağmen nasıl birbirine girdiler. Siz protestan ve Hırıstiyanlar arası şavası anlıyor musunuz? Ya da Suniler ve Şiiler arası, ya da Müslümanlar ve Hırıstiyanlar arası? Aslında bunlar asılsız savaşlardır. Bu tür bir savaşa karşı ben de varım. Ama bizim yapacağımız baskıya, zülme, sömürüye karşı her yönüyle meşru ve haklı bir savaştır. Aslında insanım diyen herkesin bizi desteklemesi lazım!“ diye karşılık verince Elias kızgın bir bakışla her türden terörizme karşı olduğunu söyledi.

Jine, “Terör” latince bir kelime olup korku salarak yapılan eylemlere denilir,” dedi. “Terrere = Dehşet icinde bırakmak anlamına geliyor. Terrörizm ise politik amacına ulaşmak için yapılan bireysel eylemlerin sistemlestirilmesine denilir,” dedikten sonra bilgisayarın başına oturarak;

“Birleşmiş Milletler’in 14. Aralık 1960′da 1514 (XV) kararına göre;

2. Bütün halkların kendi kaderini kendilerinin tayin etme hakkı vardır; o hakka binaen serbest bir şekilde siyasi statülerini tespit ederler ve ekonomik, sosyal ve kültürel gelişmelerini serbestçe takip ederler.

4. Bağımlı milletlerin tam bağımsızlık haklarını barışcı bir şekilde ve serbestçe kullanmalarına imkan vermek için, onların aleyhine yöneltilmiş olan bütün silahlı hareketler veya her ceşit baskıcı tedbirler sona erecektir; ve milli ülkelerin bütünlügüne saygı gösterilecektir.”

Ve karar 2708 (XXV)’e göre de: „…sömürge ülkelerin bağımsızlıklarını ve özgürlüklerini engelleyen sömürgecilere karşı elinde olan bütün olanaklar ile savunma hakkı vardırdenilmektedir.

Kürd Ulusal Hareketi burada da görüldüğü gibi baştan sona haklı ve meşrudur. Bir Taxi dahi kaçırmayan Ulusal Hareketi’ne terörist demenin hukuksal hiçbir zemini yoktur. Hak aramak terörizm değildir. Biz direnişten bahsediyoruz, terörizmden değil.”

Elias, “hayır,” dedi, “nerede şiddet varsa orada kan dökülüyor, insanlar ölüyor, büyük acılar çekiliyor. Örnegin 1. ve 2. Dünya Savaşı’nda 100 milyonu aşkın insan öldürülmüş, şehirler yerle bir edilmiş, milyonlarca insanlara büyük acılar çektirilmiştir.”

Sera: “Doğru!” dedi. “Ama biz mi bunu yaptık? Bunu Batı dünyası yaptı bir yandan, diğer yandan 100 milyona karşı PKK’nın direnişiyle 50 bin insan ölmüş. Biz de onların Hitler’e karşı ayaklanması gibi Türk, Fars ve Arap despotlarına karşı ayaklanıyoruz. Onların direniş oluyor, bizim terörizm. Yine bu ölenlerin çoğu Türkler tarafından öldürülmüş Kürdlerdir. Elbette biz savaş istemiyoruz? Ama ne istiyor Araplar, Türkler, Farslar Kürdlerden? Kürdler ki, zengin bölgelerine rağmen dünyada en kötü fakirliği yaşayan bir halk. Onlar rahat bıraksınlar Kürdleri! PKK haklı bir davanın sahibi, fakat komünist olması, kendi içinde insan öldürmesi elbette kabul edilemez. PKK ulusalcı ve kendi içinde insan başka düşünüyor diye öldürmeseydi ben PKK’ye karşı değilim, hatta tam tersine PKK’yi desteklerdim ama aslında terörizmin tanımı çok muğlaktır. Savaşlarda terör değil midir, dehşet icerisinde yapılmıyorlar mı? Ha bireyler yapmış, ha toplumlar ne fark eder? En büyük teröristler TC, Hitler ve Saddam gibileridir. Onlara karşı özgürlük için savaşmak direniştir. Bu direnişi ister dağda, isterse şehirde, ister bireysel, isterse toplumsal ver bir şey değiştirmez. Sonuçta insanlar ölüyor. Ne var ki, Kürdlerin sanşı yok. Eğer PKK komünist değil de, UCK gibi amerikancı olsaydı, o zaman onun hakkında kimse terörizmden bahsetmeyecekti. Neyse; kendi dönemin de FKÖ, ANC, IRA ve ETA’da teröristler listesindeydiler. Şimdi ne oldu? Kimse bunlara teröristir diyor mu? Asıl önemli olan kudret ve başarıdır. Eğer PKK başarılı olsaydı, Kürdistan’ı özgürleştirseydi kimse de ona terörist demiyecekti. Batı’nın PKK’yi terörist olarak ilan etmesi tamamiylen siyasidir.”

Jine, Sera’yı böyle tane tane anlatırken dinleyince Sera’ya karşı büyük bir sempati besliyordu. Onu anlıyordu. PKK’nın teröristler listesine alınmasında PKK’nin rolü büyüktü. Örneğin Avrupa’da yapılan şiddet eylemleri ve PKK’nın kendi içerisin de uyguladığı şiddet onu terörist ilan etmeye yetiyordu. Ama Elias’ı da anlamıyor değil. Kürdlerin işi gerçektende zordu. Kürdlerin düşmanları dünyanın en despot ve faşizan ülkeleriydiler. Kürdlerin dört tarafı bu düşmanlar ile çevriliydi. Açlık ve susuzluğun had safhada olduğu Kürdistan’da halk perişan düşmüş kendisini savuna-mıyor, dünyada sırtını dayanacak devlette bulamıyordu. Kendisi çok iyi biliyordu. Karnı aç olan politika ve felsefe de yapamaz. Onun için Sera ile birlikte bir şeyler yapması gerekiyordu. Ama nereden baslıyacaktı?

Elias, Gandi’yi örnek gösterdi. Sera, hemen Elias’ın sözünü kesti ve “Gandi’nin pasifistliğine rağmen, Gandi binlerce insanın ölümünü engelleyemedi,” dedi. İşte sana ETA, IRA, ANC, FKÖ, Nikaragua, El Salvador … Sana daha çok ülke sayabilirim ama değmez. Bunların hepsi şiddete başvurmak zorunda kaldılar. Saddam veya Hitler gibi katileri devirmek, yani Irak savaşı örneğin kötü müydü? Tabii insanlar ölüyor. Ama Saddam ve Hitler döneminde nasıldı? Kürdler Enfal veya Halepce’yi unutabilirler mi? Yahudiler, Hitler’in zulmünden çektiklerini unutabilirler mi? Türkler bizim dilimizi bile yasaklıyor. Anlayabiliyor musun bunu? Kürdler kendini haklı olarak savunmaya başladılar mı bu terörizm, şiddet oluyor, Batı’da herkes buna karşı çıkıyor ama kendileri 50 milyon insanın kanına giriyorlar, Hitler, Mussolini, Franco, Saddam gibi insanları yaratıyorlar, onları yıkıyorlar bu direniş oluyor. O zaman onların yaptıklarıda terörizmdir. Bu gün Kürdistan’da olan barbarlığın, Saddam’ın, Hitler’in barbarlığından farkı nedir? Öyle ki Türkler bizi yok sayıyor. Halk gercekliğimize rağmen böyle bir halk yoktur diyor, dilimizi, kültürümüzü bile yasaklıyor.”

Lisa içeri girdi.  Elias, “ben gidiyorum,” dedi ve vedalaştıktan sonra kalktı gitti.

Jine, Sera, Lisa mutfağa gittiler. Lisa Mode Design okumuştu, Prenzlauer Berg’de güzel bir dükkanı vardı orada tasarım yapıp satıyordu. Lisa, mesleği gereği dünyayı gezmişti. Paris, London, New York, Milano, Berlin. Her yerde iki odalı dairesi vardı. Onun için sık sık başka yere taşınıyordu. Jine, bazı aylar evde yalnızdı. Birilerini Lisa’nın odası için kiracı olarak buldumu iyi, bulmadımı farketmezdi.

Jine, Lisa ile hiç Kürdleri ya da problemleri üzerine konuşmazdı. Jine cok güzel bir kadındı. Uzun boylu, kısa saçlı, tıpkı Matrix’teki Carrie-Anne Moss gibi, ama Carrie-Anne Moos’un boyu biraz kısaydı. Jine Berlin’de Lisa’nın bazı Mode Showlarına katılmıştı ama Jine model falan olmak istemiyordu.

Bir ay sonra Jine, Elias’a aşık olmuştu. Nasıl oldu bilmiyordu. Aslında Elias pasifistligiyle Jine’nin tipi değildi ama onun alcakgönüllü ve belki de yakışıklı oluşu Jine’yi büyülemişti. Elias, Cuma günü için izin almış öyleki hafta sonu üç gün Jine ile Prag’a gidebilsinler. Sera, Jine’nin Elias’a bu kısa sürede aşık olmasına anlam veremiyordu. Ama ne yapacaktı? Birey özgürdü fakat sorumlulugunu da bilmeliydi. Sera, Jine’yi kız kardeşi gibi seviyordu. Kalbi kırılsın, ya da ona herhangi bir şey olsun istemiyordu.

Elias, yirmi yedi yaşındaydı ve informatik okumuştu. Elias’ın bilgisayar bilgisi mükemmeldi ama onu bilgisayar değil insan hakları ilgilendiriyordu. O bir ideallistti.

Elias bir sene Etiyopya’da amcasının yanında staj yapmıştı. Elias’ın amcası Leo Paulson Etiyopya’da önemli bir iş adamıydı. Leo Paulson, karizmatik bir insandır ve üç cocuğun babasıydı. Evin de Etiyopyalı yirmi beş yaşlarında bir hizmetci vardı. Amara güzel ve becerekli bir kadındı.

Bir akşam Elias’ın istegi üzerine Amara güzel bir Etiyopyalı akşam yemeği yapar. Yemek öyle lezetli ki tadına doyum olmaz. Yemekten sonra Amara çocukları yatağa götürür. Bu arada Leo Paulson ve hanımı bir yakın arkadaşı ziyarete giderler. Elias evde olduğu için Amara’nın kalmasına gerek duyulmaz. Amara evli ve iki coçuk annesidir.

Çocuklar uyudukları için Amara dışarı gelir. Elias mutfakta yalnızdır. Amara vedalaşmak ister, Elias, “beraber bir sigara içmeye ne dersin?” diye Amara’ya sorar. Amara kabul eder. Bahçeye çıkarlar ve sigara içerek sohbet ederler. Elias Amara’yı aylardır gözünden kaçırmıyor. Amara’da, Elias’a güzel gözleriyle bakıyor sanki aralarında gizli bir aşk vardır. Elias, Amara’ya zaten aşıktır. Amara olmaz diyor, benim bir ailem vardır. Elias deli gibi aşık, peşini bırakmıyor. Amara aslında istemiyor ama kendinide zapt edemiyor ve Elias ile yatağa gidiyor.

Etiyopya dünyanın en fakir ülkelerinden, Kürdler gibi en büyük acıları çeken bir halk. Aslında Elias, Etiyopya’da kalmak istiyor eğer Amara kocasını terk etse. Birkaç gizli buluşmadan sonra Amara günün birinde işe gelemez olur. Elias’ın tesellisi düştükten sonra Berlin’e geri döner. Artık kader mi, tesadüf mü onu bilemeyiz ama Elias şimdi Jine’ye deli gibi aşıktır.

Jine ve Elias, Prag’da, Caffe Milena’dadırlar. Milena, Kafka’nın sevgilisiydi. Caffénin olduğu tarihsel bina Prag gibi çok güzel. Birinci kata çıkmak gerekiyor. Oradan astronomik saatı ve pazarı görmek bir harikadır. Prag’ın bu güzel yerinde Jine, Elias ile oturmuş Kürdleri konuşuyor. Ama Elias düşüncesinde diretir. Jine hayal kırıklığına uğruyor. “Bir insan nasıl böyle dikkafalı olabilir?” diyor.

Jine, Bismark’ı, Hitler’i ve Saddam’i tekrar ve tekrardan örnek gösterir. Ama nafile! Elias tipik bir Batı’lıdır. Batı’da her şey rayında. Savaşlar bitmiş, herkesin keyfi yerinde. Elias’ın yaptığı insan hakları calışmaları aslında boşuna. Elias insanlara balık yakalamasını değil, hazırda balık alıp yemesini öğretiyordu. Jine, Elias’ın bazı düşüncelerini mantıklı buluyorduysada işin özünü kendi açısından ona kavratamıyordu. Aslında Jine en çok siddete karşı olandı. Ama direnişi savaşsız, eylemsiz nasıl örgütleyebilirdi? Sömürgeciler kendiliginden geri çekilirler miydi? 50 bin insanın ölmesine rağmen Kürdlerin dili halen yasaktı. Demek ki daha çok kanın dökülmesi gerekiyordu. Vampirler doymak bilmiyorlardı. Kürdler çok geri bırakılmış bir halktı. Kürdistan halen feodalizmi yaşıyordu. Kürdlerin %60′ı okuma yazma bilmiyordu. Nasıl ulaşacaktı onlara?

Jine, tüm bunları göz önünde bulundurduğun da PKK’ye hayret ediyordu. PKK o Kürd feodal tipini örgütlemeyi başarmıstı. Ne var ki onların döneminde sol gruplar filizleniyordu ve Stalinist veya Maoist olmak bir modaydı. Sera haklıydı. Kürdlerin şansı hiç çalışmıyordu. PKK bağımsızlık için sömürgeciliğin siyasi, askeri, kültürel ve ekonomik bütün egemenliğine son vermek için sonuna dek mücadele edebilir, Kürdistan’ın pazar birliginide sağlayıp, kapitalist sisteme entegre olmasını, çagdaş Batı’lı ekonomik sosyal değer ve gerçekler olan serbest piyasa ekonomisi, hukukun üstunlügüne dayalı demokratik sistemi Kürdistan’a yerleştirebilirdi. Tabii PKK Talibanlar gibi bir kökten dinci harekette olabilirdi. Aslında belki de PKK’nın şahsında Kürdler Marxist olmasıyla biraz şanslıydılar ama Jine Marxizme inanmıyordu. Onlarda proleterya diktatörlüğü adına çok insanın canına kıydılar. Jine, Sera gibi her türlü diktatörlükten igreniyordu.

Elias, Jine’nin durumuna endişeleniyordu. Uzay, iletişim cağında Kürdler ilkin birleşmeli, ikinci olarak iletişim araçlarını iyi kullanarak bağımsızlığa doğru yol almalıydılar. Her şey süreç meselesiydi. Elias, Kürdler sabırlı olmalıdırlar diyordu. Jine, Kürdler 85 senedir TC’nin dipciği altında nasıl sabırlı olsunlardı diyordu. Jine, Elias’a “Örneğin Doğu ve Batı Almanya’ya bak,” dedi. “Almanlar sadece 40 yıl bölünmüşlerdi birbirlerine Doğulu (Ossi), Batılı (Wessi) diyor, önyargılarla yaşıyorlardı. Belki PKK/KDP/YNK’nin birleşememeleri de böyle acıklanabilir. Kürdler değisik parçalarda sanki değişik ülkelerin partileriymiş gibi davranıyorlar. Bu bir yabancılaşmadır. Kürdler de ulusal bilinç yoktur. Herkes Kürdistan’ı değil, kendi partisini, örgütünü, kariyerini düşünüyor. Aslında senin bir Alman olarak tüm bunları anlaman gerekiyor. Willi Brandt ‘Birbirine ait ne varsa, birleşir, beraber büyür, gelişir!’ demişti.”

Prag’da bu uzun ve intensif tartışmalardan sonra Jine ve Elias Pazar günü akşam Berlin’e geri döndüler. Prag güzeldi fakat Jine, Elias ile arasına kalın bir cizgi çekti ve Berlin’e gelir gelmez hemen Sera’ya Telefon açtı ve bildirdi. Ben Elias’tan ayrılıyorum dedi. Sera sevinmişti. Boşver demişti. Batı‘lıların yaptığı cehalettir. Jine, “hayır yanılıyorsun!” dedi. “Geçen gün internette okudum. Gerillanın içerisinde 500′ü aşkın örnegin Alman, İtalyan, İngiliz vardır.” Sera: “Ama onların hepisi komünizm icin oradalar. Kürdleri aslında düşünmüyorlar, kendi ideallerini düşünüyorlar. Komünizm ilkin Avrupa’da, Amerika’da olsun, en son Kürdistan’da. Kürdler dünyayı, insanlığı değil, kendini kurtarmalıdırlar. Beni ilgilendiren mazlum Kürd halkıdır. Onları nasıl Arapların, Farsların ve Türklerin pençesinden kurtarabiliriz?”

Jine: ”İyi” dedi “Telefon’da fazla konuşmayalım, en iyisi biz yarın görüşelim,” dedikten sonra telefonlaşmaya son verdiler.

Pazartesi akşama doğru Caffé Morena’da buluştular. Sonbahardı ve güzel güneşli bir gündü. Sera geldiği gibi Jine’ye sıcakça sarıldı ve iki yanağına birer öpücük verdikten sonra ikisi oturdular. Jine: „Kürdler için bir şeyler yapmamız lazım!“ dedi. „Bu böyle gitmez!“ Sera: „Ben bedenim ve ruhumla hazırım, bana ne yapmamı söyle!“ diye karşılık verdi. Jine, son haftalar interneti aramış taramış, Kürdler üzerine ne bulduysa okumuş, birkaç foruma girmiş bol bol yazmış, tartışmış, dünyanın her yerinde Kürdler ile tanışmıştı: Avrupa, Canada, Amerika, Avusturalya, Kürdistan, Almanya, Japonya … Kürdler dünyanın her yerine dağılmışlar. Jine’nin edindigi bilgilere göre sadece Avrupa’da bir buçuk milyon Kürd yaşıyordu, bunların 500 bini Almanya’daydı. Jine, “bir örgüt kuralım,” deyince Sera sevincinden havaya uçtu. “Tamam!” dedi Sera, “kuralım ama nasıl bir örgüt? Bizim hiç tecrübemiz yok.”

„Onu ben de tam bilmiyorum. Aslında ben dün Elias ile yaptığım tartışmalardan sonra Güney’e yönelmek orada gerekirse peşmergeye katılmak istiyordum. Sonra ögrendim ki peşmerge kadın savaşcı istemiyor. Ben şahsen Mele Mustafa Barzani’nin mücadelesine hayranım. Onun üzerine çok yazı okudum. Onun yolunda gitmek benim için bir şereftir. Ama sonra düşündüm Mesut Barzani aslında iyi iş görüyor ve Güney artık özgürdür. Türklerin oraya Kerkük’e, Hewler’e, Musul’a kadar girebilecegini düşünmüyorum. Türkler elbette bunu çok istiyor ama mümküniyeti yok. ABD buna asla müsaade etmez.

Ayrıca İsrail ve Kürd ilişkileri üzerine de okudum. Asıl Kürdleri arkadan hancerleyen Şah Pehlevi’dir. Tabii ABD’de bu hatayı yaptı ama o geçmiş bir olaydır. Bana göre ABD bu sefer Kürdleri arkadan hancerlemeyecektir, cünkü bu ABD’nin Orta Doğu’daki çıkarlarına ters düşüyor. Yoksa ABD bizi, kaşımız ve gözümüzün güzelliği için desteklemiyor. Yani diyeceğim o ki, ABD Musul ve Kerkük’ün petrolerini yaptığı beş yıllık savaştan ve kaybettiği beş bin askerinden sonra Türklere ya da Araplara asla yedirmez!”

Sera, “evet,” dedi. “Öyle bir örgüt yaratmalıyız ki, Araplar, Farslar ve Türklerden başka dünyada hiç kimse bizim düsmanımız olmasın. Kürdler dünyanın her ülkesiyle ilişkiye geçsinler ama Türkiye, Iran ve Irak ile ilişkiye geçmesinler.”

Jine, bir az düşündükten sonra, “hayır,” dedi, “isterlerse cıkarımıza uygunsa onlarlanda iyi ilişkilere girsinler. Ben şahsen karşı değilim. Ama onlar her şeyden önce ülkemizi terk etsinler. Rejimlerlen halk arasında bir ayırım yapmamız lazım.”

Sera: “Türkler ‘Her Türk bir asker doğar’ diyorlar. O zaman bizimde her Türkü hedef almamız gerekmiyor mu?”

Jine: “Hayır! dedi. “70 milyon insanın yasadığı Türkiye’de Kürdler, Lazlar, Çerkezler, Ermeniler, Yunanlılar, Arnavutlar, iyiler, bilinçler, bilinçsizler, coluk-çocuk, yaşlı, politikadan bihaber olanlar var. Sadece İstanbul’da 4 milyon Kürd yaşıyor. Bunlar arasında ayırt etmemiz gerekir.” Diye Sera’ya karşılık verince;

Sera, “ama Türkler, Kürdlere saldırınca bunlar arasında hiç ayırım yapmıyor. PKK örnegin halka dayandığı için onlar Kürd halkına yapmadıkları kalmadı: 5 bin köy yakıldı yıkıldı, 4 milyon insan yerinden yurdunden edildi, yapılmadık işkenceler, acılar kalmadı. Herifler gerillanın başını kesip havaya kaldırarak önünde poz verdiler. Onlar gerillanın kullaklarından tesbih yapıp, köylümüze dışkı yedirip, bıyıklarını çektiler. Köy ortasında erkeklerin penisine ip bağlayarak köy halkı önünde gezdirip aşağıladılar. Güzelim Kürdistan coğrafyasını darmadağan edip, taş üzerine taş bırakmadılar. Bundan daha büyük barbarlık mı olur? Biz ise halen onlara acıyoruz. Benim dedemin ve teyzemin suçu neydi? Bence biz onlara onların anladığı bir dille vurmalıyız. Onlar nasıl ki, balığı avlamak icin denizi kurutmaya calıştıylarsa, halkımıza topyekün savaş acıp saldırdıylarsa bizde öyle karşılık verelim.“

Jine, yine büyük sogukkanlılıkla: „Biz El Kaide vb. örgütler gibi olamayız. Biz halka saldıramayız, gelişi güzel insan öldüremeyiz. Biz terörist bir hareket değil, direnişci bir hareketiz.“

Sera: „Ya ETA ve IRA? Onları nasıl degerlendiriyorsun?“

Jine: „Onların bazı eylemlerinde sivillerin ölmesine kollateral zararlar diyebiliriz. Tıpkı Irak savaşı gibi. Ben şahsen ETA ve IRA’yı beğeniyorum. Türklere karşı kan kusturacak bir örgüt kurmak güzel olur. Ama uzay iletişim cağında bizim daha iyi bir yöntem seçmemiz lazım. Örneğin öyle eylemler planlamalıyız ki, hiç kimse ölmesin ama yinede bütün dünya medyasının dikkatini üzerimize çekelim. Medyayı, interneti, yeni, yeni iletişim araçlarını kullanalım, halkı mobilize edip ayaklandıralım, gözünü açalım. Biz beynimizi kullanalım. İnsanın en büyük silahı beynidir.“

Sera: „Peki örgütün ismi nasıl olsun?“ dedi.

Jine: „Örgütün ismi ‘Kürdistan Direniş Hücreleri’ olabilir. Sen ne düşünüyorsun?“ Sera hiç düşünmeden büyük bir heyecanla “isim Kürdçe olursa daha güzel olur,” dedi. „Tabii, tabii“ dedi Jine. „Onu da hal ettim. Forumda iyi Kürdçesi olan birine sordum: ‚Koma Berxudana Kurdistan.‘ Kısa yazılışı ‚KBK“.

Sera: „Tüzük ve programıda yazdın mı?“

Jine: „Hayır daha yazmadım!“ dedi. „Onuda seninle sakin bir günde yazmayı düşünmüştüm. Program ve tüzüğü yazdıktan sonra internete koyacağız. Örgüt tamamen otonom olacak. Ama ilkin bir Kürdçe, Türkçe, İngilizce, Fransızca ve Almanca bir site yapmamız lazım. Bu sitenin sadece acıklayıcı funksiyonu olacak. Siddete ve benzeri şeylere yer verilmeyecek. Bu sitede özgürlük ve bagımsızlık idealimizi dile getireceğiz.“

Sera: „Tamam dedi. Hemen yarın başlayalım. Bir Blog açalım en iyisi. Hem bedava, hem de rahat yapılır.“ Jine, „Okay!“ dedi.

Ertesi gün ikisi buluştular ve beş dilde bir güzel Blog yaparak yayınlayıp forumlarda propagandasını yaptılar. Blog’un yapılışından bir ay sonra Türkler Blog’u yasakladı. Sera, işte gördün mü dedi, bagımsızlıgı Türkiye’de dile getirmek bölücülüktür ve yasaktır. Oysa biz sadece düşüncemizi açıkladık, başka ne yaptık ki? Türkler gercekten tanıdığım en azılı faşistler ve ırkçılardır. Kürdlere hiç bir şans tanımıyorlar. Elinde ki gazeteyi göstererek “şuraya bak!” dedi: “Kürd meselesinin cözümü ancak kültürel, iktisadi ve sosyal alanlarda gelişmeyle, Kürdçe öğrenme imkanlarının saglanması ve bu dilin TV-radyo yayıncılıgı ile kamu hizmetlerinde kullanılması ile mümkün olabilir. Bu görüş Hollandalı Hırıstiyan Demokrat milletvekili Ria Oomen-Ruijten tarafından kaleme alınan Avrupa Parlamentosu’nun Türkiye Rapor taslağında yazıyor. Kimse milli sorundan bahs etmiyor. Sanki Kürdler dillerini konuşunca, kültürünü yaşayınca sömürgecilikten, açlık ve susuzluktan kurtulacaklar. Yahu bunların hepsi bağımsız, bunlar bizim bağımsız olmamızı niye çok görüyorlar? Onlarda ne varsa biz de onu istiyoruz.” Jine, “tamamıylen haklısın!” dedi. “Özgürlük ve bagımsızlık olmadan Kürdlere kurtuluş yoktur!” diyede ekledi ve şöyle devam etti: “Biz öyle bir örgüt kurmalıyız ki, sömürgecilerin en son askeri çekilene kadar savaşmalıyız. Ömrümüz buna yetmesede, 100 sene de sürse, gelecek nesillere aktarabilecek şekilde bunu yapmalıyız!” dedi.

Jine, bu kısa süre içeresinde Sera ile yaptıkları Blog’un yasaklanmasına anlam veremiyordu. Forumda bazı arkadaşlar bu konuyu iyi dile getirmişlerdi. Demokrasinin olmadığı bir yerde demokratik yollar olmaz diye. Oysa Jine ve Sera bagımsızlığa ulaşmak için her yol ve yöntemi kullanacaklarını söylüyorlardı. Demokratik yolların önü tıkanmıştı. Tek yol illegal örgütlenmeydi ama bunu ne Sera ne de Jine istiyordu. Ne düşünüyorlardı ki illegaliteye kaçıp kriminalize olsunlardı? Özgürlük ve bağımsızlık suç muydu? Baskıya, sömürüye zulüme karşı direniş suç muydu? İkisi de Avrupa’da yaşıyorlardı ve Almanya’nın vatandaşıydılar. Avrupa’da bu düşünceleri dile getirmek suç değildi. Onun için Site Türkiye, Iran ve Suriye dışında diğer ülkelerde sansüre ugramamıştı. Bu kısa süre içerisinde, yani bir ayda 4234 defa görüntülenmişti. Bu kendi başına büyük bir başarıydı.

Sera, “Türk devletinin Kürdlerin en büyük stratejik düşmanı olduğunu, Türk devleti sadece Kuzey Kürdistan Kürdlerinin düşmanı değil, diğer üç parçadaki Kürdlerin de düsmanıdır,” dedi. “Güney hiç olmazsa belli bir statüye kavuşmuştur. Asıl önemli olan 20 milyon Kürdün yaşadığı Kuzey’dir. Bu nedenle Kuzey’e yönelmemiz, Kuzey’ide Güneyleştirmemiz gerekmektedir,” diye sitemde bulundu.

Jine: “haklısın!” dedi, “Türk devletine ve yasalarına asla güvenilmemesi gerektigine inananlardanım. Örneğin yasalarda işkence yasaktır. Fakat Türkiye tepeden tırnağa bir işkence ülkesidir. Türkiye’nin kendisi bir işkencedir. Irkçılık dünyaca yasaklanmış lanet bir şey olmasına ragmen, Türk ordusu ve partileri baştan sona ırkçıdır.”

Sera, ilkin örgütü üçer hücreler olarak planladı. Hücreler tümden illegal olacak, bir hücrede olan herkes ikinci bir hücreye de üye olacak, yani bir kişi sadece altı kişiyi tanıyacak. Eğer düşman müdahale eder ve biri yakalanırsa en çok altı kişilik bir hücre yakalanır, diğerlerini yakalanana kadar, haberdar olurlar ve yakalanması mümkün olmaz. Eylemler en çok 6 kişi ile yapılacak.

Jine: „Hayır!“ dedi. „Bu çok tehlikeli bence. Eger üçer hücreler oluşturursak ve her hücrede biri diğer hücrelerden birini tanırsa ve bu böyle devam ederse, o zaman hücreler arasında bir ağ oluşur ve biri yakalanınca diğerleri çorap ipliği gibi sökülür gider. Biz proğram ve tüzüğü hazırladıktan sonra özel bir sitede yayınlarız. Ümidim o ki, dünyanın her yerinde bir birinden bagımsız 3-6 arası hücreler oluşsun ve eyleme geçsinler. Böylelikle ilerisi icin aynı zamanda bir halk ayaklanmasının temelini de atmış oluruz. Forumlardaki potensiyel mükemmel.”

Sera’da bu yöntemi daha mantıklı buldu “ama kendiliğinden bu olursa süper olur,” dedi.

Jine: “kendiliğinden hiçbir şey olacağını sanmıyorum,” dedi. “Bizim daimi cağrılarımız olmalıdır. Türkler zaten siteyi yasaklayacak ve esas olarak diaspora Kürdlerine ilkin yöneliriz. Sonra bir yöntem bulup Türkiye ve Kuzey, Doğu, Güney ve Güney-Batı Kürdlerine ulaşırız. Zaten bu bir günlük iş değil. Belki biz yasamımızın sonuna kadar bununla uğrasacağız. Bir yandan işimize gücümüze gideceğiz, diğer yandan olan bütün zamanımızı Kürd halkının özgürlüğüyle geçireceğiz. Biz yasaklara, olmazlara, günahlara karşı direniş ilan ediyoruz. Sesimizi tüm dünya duymalıdır,” dedi.

Sera, mutlu ve sevinçliydi. Sanki amacına ulaşmış, Kürdler özgür ve bağımsızlaşmıştı.

Üç ay sonra ilk hücreler oluşmuş Koma Berxudana Kürdistan’ın tüzüğü ve programı bitmişti ama daha eylem yapmıyorlardı. Carşamba akşamı Elias, Jine’ye Telefon etti ve Jine ile örgüt üzerine konuşmak istediğini söyledi. Jine, “hayır!” dedi, “konuşulacak bir şey kalmadı. Davaya inanmadığın müdettçe senin bir şey yapman mümkün değil. Biz bunu yalnızda yapabiliriz, sen merak etme.” Elias, “sen haklısın! Ben ne insan öldürebilecek, ne de kaçırabilecek konum-dayım. Ama size siyasi yardımım dokunabilirdi.” Elias, Jine’yi taparcasına seviyor ve onun için her şey yapmaya hazırdı. Ama Jine tam da bunu istemiyordu. Jine, “Kürd davası benden cok daha önemlidir ve sen en iyisi olduğun yerde kal!” dedi ve Telefon’u kapattı.

Jine, burada Öcalan ve Mele Mustafa Barzani’yi düşündü. Öcalan bir İngilizden yardım almayı görüşme notlarında söyledigine göre Şam’a gelirken reddetmiş. Birisi de Öcalan’nın politikası var, ekonomisi yok demiş. Oysa en can alıcı nokta özgürlük mücadelesine parallel olarak geliştirilmesi gereken ekonomidir. Eğer Batı yardıma -tabii çıkarı gereği hazırsa- o zaman yardım alınmalıdır. Mele Mustafa Barzani ise ABD ve İsrail’den yardım almak için ne kadar çırpınır. Jine, “bizim uluslararası ilişkilerimiz nasıl olmalı?” diye kendi kendisine sordu. Elbetteki Türkler, Araplar ve Farslar dışında dünyanın diğer halkları Kürdlerin düşmanı değildi. Peki en azından birinci dünya ülkeleri ile “dost” olmak için ne yapması lazımdı? Kürdlerin yardıma ihtiyacı olduğu, yalnız başına bağımsızlaşamayacakları aşikardı. Acaba Elias’ı geri göndermekle hata mı yapıyordu, kendisinden emin değildi. Sera, zaten başından beri “Elias işe yaramaz, O başımıza bir bela olur, bize engeldir. Grupta olan herkes bu davaya can ve başla inanmalıdır. ABD ve Israil’den yardım beklemek başkadır.” deyince;

Jine, “haklısın!” dedi: “ÖZ GÜÇ. Her şeyden önce ilkin ÖZ GÜCÜ toplamak. Ondan sonra ABD ve İsrail ve Batı çıkarları gereği bize yanaşacaklardır. Bizim ülkemiz zengindir ve Orta Doğu’ya demokrasi ancak Kürdler üzeri gelebilir,” dedi.

Mele Mustafa Barzani öyle ileri gitmisti ki; “ABD’nin 51 eyaleti olmaya hazırım!” demişti.

ABD’nin ilk yardımının Kürdlere ulaşmasıyla Barzani’nin moralı yükseliyor. Dünyanın en büyük gücünün arkasında olmasıyla güvenini duyuruyordu. Barzani, hatta ABD bizi kurtlar karşısında koruyacak olursa, Amerikan politikalarIna göre hareket etmeye hazırım demişti. Yeterli destek alabilirsek Kerkük’teki petrol yataklarını ele geçirebilir ve bu yatakların işletilmesini ABD petrol firmalarına veririz diyordu. ABD’nin sonradan Şah Pehlevi ile birlikte kendisini arkadan hançerleyeceğini bilmiyordu.

Jine, Mele Mustafa Barzani, ABD ve Israil üzerine çok yazı okudu. Çok dikkatli olmalıydı. Uluslar arası ilişkiler önemliydi. Anladı ki, her devlet kendi çıkarları için ancak yardım edebilir. Kissinger, Barzani’nin kendisine gönderdiği bir mektuba cevaben biz sosyal yardım kurumu degiliz demişti. Barzani’nin biz “dostlarımız” tarafından yıkıldık, böyle olduğunu bilseydim ben ABD’ye güvenmezdim dedigini okur, Jine. Tabii ABD Kürdlerin babasının oğlu değildi ve çıkarlarını düşünüyordu. Ama ABD Kürdlerin bagımsızlığına da karşı değildi. Kürdistan’ı işgal eden Araplar, Farslar ve Türklerden başka dünyanın hiç bir devleti Kürdlerin özgürlüğüne ve bağımsızlığına karşı olamazdı. Jine Barzani’nin Nixon – Kissinger’e, daha sonra Başkan Jimi Carter’a, yazdığı mektupları okuyunca içi ağlıyordu. Kürdler mazlum bir halktı, ABD ve İsrail Kürdleri insanlık adına dört tarafı düşman ile cevrili Kürdleri yalnız bırakmamalıydılar diye düşündü.

Self-Determinasyon birinci dünya savaşından sonra Woodrow Wilson’ın 14 noktalı bildirisiyle halklar arasında barışı sağlamak için devreye girmiş ve bir halkın kendi kaderini kendisi tayın etmeye denilmişti. Sevr Antlaşması’yla Kürdlerin bağımsızlığıda kısmen tanınmıştı. Sonra lanetli Lozan Antlaşması devreye giriyor, Kürd önderleri katlediliyor ve bugünkü durum ortaya çıkıyor. ABD ve Kürdler arasında 1920′den 1972′ye kadar ilişkileri kesiktir. Mahmud Osman’ın anlattığına göre ABD ile Kürdlerin teması 1972′de başlar. Temaslar gizlidir ve siyasi nitelik taşımıyor. Bu nedenle CIA Kürdlerle açık görüşmüyor. ABD’nin Kürdlere yanaşmasının nedeni ise Irak’ın dönemin Sovyetler Birliği ile yaptığı Dostluk Paktı’dır.

Israil-Kürd ilişkileri ise çok eskilere dayanıyordu.

Diğer yandan Barzani ailesinin Yahudi asıllı olduğu söylentiler arasındaydı. Doğru veya yanlışlığı bir kenara, Tarihte Kürdlere en çok yardım eden Yahudilerdi. Sera’nın bir arkadaşı Sera’ya “Kürdlerin Yahudilere pek güvenmemesi gerektigini” söylemişti. Jine, MOSSAD’ın Barzani ile ilişkilerini Londra ve Sydney’de yayınlanan bir kitapta okudu. (Israel’s Secret Wars – A History of Israel’s Intelligence Service) Kitap Ian Black ve Washington’daki Brookings Enstitüsü’nde çalışan öğretim üyesi Benny Morris tarafından yazılmıştı.

Kitapta 1967′de Arap-Israil Savaşı’ndan sonra, MOSSAD’ın Kürdlerle ilişki kurduğu yazılıyor. 1972′de imzalanan Sovyet-Irak Dostluk Antlaşması’ndan sonra, Iran Sah’ı ABD Başkan’ı Nixon ile gizli bir görüşme yapıyor; bu gizli görüşmeden sonra CIA tarafından “Kürdistan Demokratik Partisi”ne üç yıl sonra 24 milyon dollar gönderiyor.

Barzani’nin Irak rejimine karşı ayaklandığı yıllarda ABD-Iran-İsrail üçlüsü bu ayaklanmayı destekler.

Ayrıca MOSSAD kitaba göre Kürdlere 50 bin dollar para veriyor ve MOSSAD’ın Barzani ile ilişkisi olan adamı Yaakov Nimrodi yep yeni Sovyet silahlarının Kürdlerin eline geçmesini sağlar. Bu ve buna benzer bir sürü yardımlar. Tüm bunlar tabi Jine’yi sevindiriyordu  ve Jine okuduklarını Sera’ya bir bir anlatıyordu. Sera, Elias’ın gelmesine karşıydı, çünkü ona güvenilmez diyordu. Ben bunu onun bir Batı’lı olduğu için değil, onun karekteri zayıf olduğu için söylüyorum diyordu. Jine anlayışla karşılıyordu. Eğer bir insan yaptığı bir işi can ve başla yapmıyorduysa, kendisinden emin değildiyse hiç bulaşmasın daha iyi diyordu.

Sera, “Mele Mustafa Barzani’ye benim de büyük saygım var, ama ben Kürd önderlerini değil, Kürdistan’ı, mazlum Kürd halkını seviyorum; örneğin Mesut Barzani’nin bazen ‘Bagımsızlık Kürdlerin en doğal hakkıdır!’ demesine seviniyorum ama bazende Başkent Hewler’de üç gündür süren Arap Parlamenterler Birligi Konferansı’nın kapanış konuşmasında, ‘Kürdistan Bölgesi olarak Iraklılarla Irak icinde birlik ve bütünlüğü seçtiklerini’ söylemesini anlayamıyorum. Biz Araplardan az mı çektik? Kürdlerin amacı Araplar ile sözde “kardeşlik”, bilmem “birlik” safsataları değil, onlardan bizzat ayrılmak olmalı dedi. Jine, “hayır!” dedi. Baskan Barzan’i bence babasının yolunda. Sen onun yerinde olsan ne yaparsın?

Jine bu konuyu forumda tanıdığı Hanife ile tartışmıştı:

Hanife şunları yazmıştı:

“Bu uzun soluklu bir yol ve öyle PKK tarzı esip gürlemelerle olacak şey degil. Güney, kelimenin tam anlamıyla ‘politika’ yapmak zorunda öyle laf olsun diye değil. Kurdlerin şu aşamada Irak’a baglı olduklarını soylemleri yapmaları gereken bir şey. Yani düşünün ki herkes sizin bağımsızlığınızdan korkuyor, her attığınız adımınızı ona yorumluyor, en haklı isteklerinizde dahi surekli bu şüphe çıkıyor karşınıza (mesela Kerkük) … Bir insan ne yapar lider olarak? Yani öyle bir şey söyleyeceksiniz ki hem Kürdlere bagımsızlık fikrinden vazgeçmediginizi hem de digerlerine ‘politik’ olarak güvence vereceksiniz? Nasıl yapardınız bunu? Tipki Guney’dekilerin yaptığı gibi. Bir yandan en büyük hayalınızın bagımsız Kurdistan olduğunu şöylersiniz, bir yandan da ‘gerçekçi’ olmak zorunda oldugunuzu o yuzden Irak’ın bir parçası olmanız gerektiğini. Çünkü sadece ‘biz Irak’ın parçasıyız” derseniz kimse size inanmaz, ama ‘koşulların sizi buna zorladığını’ söylerseniz size ulus olarak guvenmeyenler kendilerini guvende hissedeceklerdir. Böylece Güney’liler Irak’a bağımlı olmak karşısında bir şeyler koparabiliyorlar. Önemli olan Barzani’nin surekli dediği gibi ‘Kürd halkı bağımsızlık hakkını saklı tutuyor’ diyerek bu kararı almasını engelleyici imzaların atılmaması. Gerçi o tarz şeyler Amerikan hukukuna aykırıdır. Yani ilerisi için kimseye ‘garanti’ veremezsiniz; verseniz bile kanuni hükmü yoktur kişisel bir tavırdan başka. Yani sorun bağımsız olmadan önce yapılması gerekenleri tamamlamada. Öbür türlü bir yandan bağımsızlık ilan edeceksiniz, diger yandan ambargoya karşı direneceksiniz, diger yandan Kerkük’ü alacaksınız, diğer yandan kurumlaşacaksınız, sisteminizi yerleştireceksiniz. İmkansız. Üstelik bu kadar bela ile aynı anda başetmeyi ABD bile göze almaz.

Unutmamız gereken Güney’in bağımsızlığına bölge ülkelerin karşı çıkışları ile Batı’nın ve ABD karşı çıkışlarının farklı nedenlerinin olması. ABD ve diğer Batı ülkeleri ‘kontrol edilebilir’ sorunlara sebep olacak bir Bagımsız Kurdistan’a neden karşı olsunlar ki? Degiller zaten. Onların derdi sebep olacağı sorunlar ve o sorunların kontrol altına alınıp alınamayacağı. Biz öncelikle diğer yapılması gerekenleri yapalım sorun bir tek bagımsızlığı ilan etmek ve sonraki ablukayı halletmek olsun. Yani her şekilde o bağımsızlık ilanında bize yapılacak saldırılara kendi gücümüzle askeri anlamda direnebilecek savunma sistemini kurabilmemiz gerek. Yani o anlamda gerçekten ikinci Israil olmak zorunda Kurdistan. Durun bakalım bana öyle geliyor ki ABD’nin Orta Doğu planları henuz bitmedi. Biz bagımsızlığımızı ilan edene kadar daha kimbilir hangi taşlar devrilecek Orta Dogu’da. O yüzden McCain’in kazanmasını çok istiyorum. Çünkü o da Orta Doğu konusunda çok ’Şahin’ biri. Orta Doğu’da taşların oynaması kesinlikle Kurdlerin lehine. En azından ben şahsen şu Hewler’de yapılan havaalanının bitmesini bekliyorum. Gerçekten askeri üs mü olacak çok merak ediyorum. O bize biraz olsun ABD’nin Orta Dogu’daki planları konusunda görüş açısı sunacak.

Bu arada Hewler’de bağımsız bir borsanın kurulması hakikaten çok ama çok onemli bir adım. Resmen ‘ekonomik’ olarak Irak’dan bagımsızlıgınızı ilan ediyorsunuz gibi bir şey bu. Uluslararası dinamiklere kendinizi ekonomik olarak ayrı bir ‘entity’ kabul ettirdikten sonra agzınızla ‘bız Irak’ın bir parçasıyız’ demek ne kadar gerçekçi. Bence Güney’in söylemlerine böyle bakmak gerek. PKK’nin dahi küçümsediği Güney bence gayet akıllı bir politika izliyor.”

Jine ve Sera sinemaya gitmiştiler, tüm bu tartışmalardan ve okumalardan sonra çok yorgundular.

Elias’ın Telefon etmesinden tam bir buçuk saat sonra Jine ve Sera vedalaşmak üzereyken yirmi altıyı aşkın polis özel timleri tarafından baskına uğrarlar. Polis, Jine ve Sera’yı yakalar. Lisa evde yok ve bir aylığına Paris’e gitmiştir. Jine ve Sera için savcıdan tutuklama kararı alınmıştır. Jine ve Sera yaptıkları iş hakkında polise detaylı bilgi verirler ve biz davamıza inandığımız için bunu yaptık ve bizim gizli hiçbir şeyimiz yok derler.

Polis onları tutuklamaktan başka hiçbir şey yapamıyor, örgütün diğer hücrelerine ulaşamıyordu. Jine, forumlarda daimi mahlas kullanmış ve oradaki kişileride -birkaç kişi dışında- mahlaslan tanıyordu. Onların öz isimlerini, nerede yaşadıklarını bilmiyordu. Kimseyi ele veremezdi, çünkü kimseyi tanımıyordu. Hiç kimseden e-mail almamıştı. Ne yaptıysa Sera ile birlikte internet üzeri açık yaptı. Jine ve Sera korkuyu yenmişlerdi. Zaten korkulacak bir şeyde yoktu.

Sera’nın annesi Jale tüm bunları duyunca şok geçirdi. Bu da mı başına gelecekti? Avrupa’nın göbeğindeydi kızı „teröristlik“ yapmakla suçlanıyor ve yakalanıyordu. Jale, ne yapacağını bilmiyordu ve gözaltında olan Sera ve Jine’yi ziyarete gitti. Kızların keyfi keyifti. Sanki onlar degil Jale yakalanmıştı.

Jale, eve dönünce biraz rahatlamıştı. Belki de böylesi daha iyidir dedi. Sera’ya hapise düşerse eğer bir şey olmaz. Sera hapishanede daha emniyetlidir hiç olmazsa ölüm ve öldürmekten kurtulur dedi kendi kendisine. Oysa Jine ve Sera kimseyi öldürmek istememişlerdi. Green Peace ve Arno Funke (Dagobert Duck) gibi eylemler yapıp medyanın dikkatini üzerine çekmek istiyorlardı. Örnegin bir Pazar günü boş olan bir magazaya renk bombası koyup patlatmak gibi. Yaptıkları eylemlerde insanlar ölmemeliydi. Gerçi Sera Türk generallerini, polisini, askerini, büyük elçilerini ASALA gibi cezalandırmak istiyordu ama Jine buna karşıydı. Jine, biz uzay, iletişim, dijital ve demokratik devrimler cağında yaşıyoruz ona görede savaşmalıyız diyordu. Jine, biliyorum diyordu, eğer bizde TC’nin bize saldırdığı gibi TC’ye saldırırsak belki iyi olur ama biz onlar gibi iğrenç ve vahşi olmadan da hedefimize ulaşabiliriz. Öte yandan her hücre yaptığı eylemden sorumludur. Eğer böyle hücreler çıkarsa kimse bir şey yapamaz. Tüm eylemler düsmanların metropollerin de yapılacaktır. Kürdistan’da ve düşman ülkeler dışında “siddet” eylemleri yapılmayacaktır. Düşman ülkeleri dışında diğer dünya ülkelerinde demokratik yolda mücadele verilecek ve eylemler yapılacaktır.

Gözaltında Elias, Jine’yi ziyarete geldi. Jine, Elias’ın kendisine ihanet ettigini her hareketinden anlıyordu. Elias, cesaret edip söyleyemiyordu. Jine: „Seni anlıyor ve  affediyorum! Belki başka türlü yapamazdın. Herkes davasına inandığı için öylede hareket ediyor.“ dedi.

Elias, Jine’ye birkaç gazete getirmişti. Gazetenin baş sayfasında “Koma Berxudana Kürdistan” diye bir örgütün pazar günü Istanbul’da Mısır Carşısı’nı renk bombasıyla maviye boyadıgını ve tek bir kişinin burnunun kanamadığını yazmıştı. Jine, bunu okuyunca yüzünde bir glümseme, sevinç belirdi. Elias kalktı ve üzgün, dargın Jine’den vedalaştıktan sonra gitti. Elias ile Jine arasındaki ilişki tümden sona ermişti.

Jine haberi Sera’ya ulaştırdı. Sera sevincinden havaya uçuyordu. Jine’ye sarılarak yaşasın başardık! Başardık! diyerek bağırıyordu. Jine: ”Evet basardık! Düşünceler, hava, su ve güneş gibidir. Kimse kelepçe vuramaz!” dedi.

Frankfurt am Main, 25. Haziran 2008

Reklamlar

One thought on “Jine&Sera

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s